Değişmeyen Bazı Şeyler
Kaderin bana güzel bir tevafuku olacak ki, İstanbul seyahatlerim hep Kadıköy’den başlamıştır. Kadıköy’de de, iskelenin hemen yanı başına sıralanmış banklarda.
Şehre gelir gelmez kullandığım şehir içi otobüs hatları beni Kadıköy otobüs duraklarında indirirler, zira burası son duraktır. İner inmez hızlıca otobüslerin arasından sıyrılır ilerideki büfeleri de geçtikten sonra iskeleye ulaşırım. Simitçi her zamanki yerindedir. Elinde termosu ile dolaşarak çay satan abiler değişse de ağızlarından eksik etmedikleri bir kaç kelime hiç değişmez: “var mı çay içen?”
Geçer banklardan birine otururum. Gözlerimi denize doğru diker ve Haydarpaşa’yı, Sultan Ahmed’i, Ayasofya’yı seyrederim. Bunu her zaman yaparım.

Ben denizi ilk defa İstanbul’da gördüm. Konya’dan İstanbul’a hızlı trenin olmadığı zamanlardı. Tren biletimi yaz tatilinde çalışıp kazandığım parayla almıştım. Tren hiç acele etmeden İstanbul’a ulaştığında sabahın erken saatleriydi. Tren garının yanı başında denizle dip dibe bir büfede çay içmiştim. Denizi ilk kez gördüğüm o an için oldukça lüks bir anı bırakmışım bugüne.

Gırnata’dan Galata’ya: Arap Camii
Bir şehri, onu tanıyan biriyle gezmenin güzel tarafları vardır. Daha önce İstanbul’a ve Galata’ya defalarca gelmiş olmama rağmen, varlığından dahi haberdar olmadığım Arap Camii’ni son seyahatimde ziyaret etmiş olmam da bunun en iyi örneği.

Caminin, Emevî Kumandanı Mesleme b. Abdülmelik tarafından 716-717 yılları arasında yapılan İstanbul kuşatması sırasında inşa edildiği yolundaki rivayetin aslı olmadığı bilinmektedir. (Kaynak: Türk Diyanet Vakfı Ansiklopedisi) Bizans’ın Müslümanlar için yapılmasına müsaade ettiği mescidin ise şehrin içinde olduğu anlaşılmaktadır.
Esasen buraya İstanbul’daki Latin hakimiyeti(1204-1261) yıllarında Katolikler tarafından San Paolo adında bir kilise yapılmış, on dördüncü yüzyılda ise bu yapı Dominiken tarikatı mensuplarının eline geçmiş, aynı yere büyük bir manastır ile San Paolo ve San Domenico adına yeni bir kilise inşa edilmiştir.
İstanbul’un fethinden sonra, fethedilen şehirlerde en büyük kilisenin camiye çevrilmesi usulüne uyularak bu kilise de bizzat Fâtih Sultan Mehmed vakfı olarak 1475’e doğru camiye çevrilmiştir. Fâtih vakfiyelerinde Galata Camii olarak adı geçen Mesa Domenko Kilisesi burası olmalıdır.
Peki neden Arap Camii?
15. yüzyıl Müslümanlar için farklı hadiselere sahne olmuştu. Bir Müslüman Devlet, İstanbul’u fethederek yeni bir çağı başlatmış, bir başka Müslüman Devleti ise sadece yıllar sonra Avrupa’nın güneyindeki hakimiyetini kaybetmiş ve böylece İber yarımadasındaki Müslüman varlığı sona ermişti.
İber yarımadasındaki son bağımsız İslam Devleti olan Benî Ahmer Devleti(Gırnata Emirliği)’nin 1492 tarihinde sona ermesi üzerine, devlet sınırları içerisinde yaşayan Arap nüfus dünyanın çeşitli bölgelerine dağıldı. İstanbul’a göç edenler Müslümanlar, bu camii çevresine iskan edildiler. Bunun üzerine Camii Arap Camii adını aldı. Caminin Müslüman Araplar tarafından fetihten önce kurulduğu iddiaları da buradan doğdu.

Kilisenin Türk mimari üslubuna tamamen yabancı bir biçime sahip olan kare planlı çan kulesinin Suriye’deki ve bilhassa Şam’daki Emevi (Ümeyye) Camii minarelerine çok benzemesi de bu efsaneyi destekleyen bir unsur olmuştur.



Bu bahsi, Arap Camii içinde karşılaştığım, çok mutlu olduğum ve tüm camilerde görmeyi arzu ettiğim bir görüntü ile kapatacağım.

Kısa bir dinlence: Karaköy İskelesi
Bir şehri, onu tanıyan biriyle gezmenin ne kadar önemli olduğundan bahsetmiştim. Son İstanbul seyahatimde üniversitede aynı yurtta kaldığımız arkadaşım, kardeşim Naim Samet ile birlikte gezme imkanı buldum. Kendisine teşekkür ederim.
Karaköy İskelesi’nin üzerinde yer alan, gün içerisinde buradan geçen binlerce insana rağmen sakin kalabilmiş bir mekan burası. Pek bilinmeyen bir yer. Belki de şehrin telaşı içerisinde vakit bulunamayan bir yer. Belediyenin işlettiği kafesi ile size muazzam bir manzara sunuyor burası.

Karaköy’den Taksim’e: Feniküler
Karaköy İskelesi’ndeki kısa dinlencemizin ardından Taksim’e geçmek istiyoruz. Her ne kadar yürüyerek çıkmanın da ayrı bir güzelliği olsa da, feniküler ile çıkmayı tercih ediyoruz.

Bindiğimiz feniküler Dünya’nın ilk yer altı feniküler sistemi olarak kabul ediliyor. İlk yolcularını 1874 yılında taşımış olan Karaköy-Taksim feniküleri, kısa bir süre hayvan marifetiyle yolcu taşımış. Ardından buharlı makine sisteme geçilmiş ve nihayet 1911 yılından itibaren de elektrikli sistemle kullanılmaya başlanmış.
Tünelde karşılıklı hareket eden iki vagon bulunuyor. Biri aşağıdan yukarıya diğeri yukarıdan aşağıya doğru hareket eden vagonlar tam ortada hat değiştiriyor ve ardından her biri diğerinin geldiği raya geçiş yapıyor.
Sadece bir kaç saniyeliğine yan yana gelen iki vagonun içinde, birbirlerini yukarı ve aşağı uğurlayan insanların kaçamak bakışlarını görmek mümkün.
İstiklal Caddesi ve Sent Antuan Kilisesi

Ben oldum olası Taksim’i ortasından geçen nostaljik tramvayı haricinde pek sevemedim. Buna rağmen yine de İstanbul’a geldiğim vakitlerde bir şekilde yolum buraya da düşüyor. Fenikülerden indikten sonra İstiklal Caddesi üzerinde yürüyoruz.
İstiklal Caddesi’nde benim için en ilgi çekici mekan olan Sent Antuan kilisesine gidiyoruz. “Antuan” kelimesi bana Cüneyt Arkın filmlerindeki Bizanslı kötü adam karakterlerini çağrıştırıyor.

Sent Antuan Kilisesi İstanbul’un en büyük ve cemaati en geniş katolik kilisesi. Mimari olarak da dikkat çekici özelliklere sahip olan bir kilise.

Kilisede Yakılan Mumların Anlamı Ne?

Hıristiyanlar kilisede dua etmenin bir sembolü olarak mum yakıyorlar. Sadece bir eylem olarak gerçekleştirdikleri mum yakma hareketiyle, dualarını sözsüz olarak yapmış oluyorlar. Bu eylemleri ile dua ettiklerini ve şükürlerini dile getirdiklerini ifade ediyorlar. Yaktıkları her bir mumun Tanrı’ya sunulan bir adak olduğunu, şükürlerini bu yolla gerçekleştirdiklerini ifade ediyorlar.

Pera Müzesi ve Osman Hamdi Bey
Kiliseden ayrılarak 5 dakikalık yürüme mesafesinde olan Pera Müzesi’ne doğru yol alıyoruz. Pera Müzesi özel bir müze. Öğrenci giriş ücreti 10 sivil giriş ücreti ise 20 TL.
Kesişen Dünyalar: Elçiler ve Ressamlar
Osmanlı, ilk yıllarından itibaren Avrupa devletleriyle yoğun ilişkiler kurmuştur. Batılılar için kimi zaman korkuyla karışık bir merakla yanı başlarındaki bu büyük askeri gücün ve siyasi otoritenin kaynağı olan devleti daha yakından tanıma ve anlama çabası politik bir gereklilik olarak ortaya çıkmıştır. Farklı kültürlerin bu karşılaşması şüphesiz en kalıcı ürünlerini sanat alanında vermiştir.

Savaş, ittifak arayışları, ticaretin geliştirilmesi ve statü çalışmaları yaşanan yoğun diplomatik trafiğin en önemli nedenleridir. Geniş bir coğrafyaya yayılan Osmanlı İmparatorluğu özellikle 19. yüzyıla kadar diğer ülkelere gönderdiğinden daha fazla elçi kabul etmiş, gelen elçileri kendilerine özgü gelenekler uyarınca ağırlamıştır.

Batılı elçiler Osmanlı’nın İstanbul başta olmak üzere şehirlerini, toplum yapısını, geleneklerini, idari ve askeri yapısını belgeleme ihtiyacıyla hareket etmiş; geri dönerken hazırladıkları raporların yanı sıra yanlarında götürdükleri hediyelerin ve resimlerin tanıklıklarından da yararlanmışlardır.

Elçilerin Doğu’ya giderken maiyetlerine adlıkları ressamlara ya da burada karşılaştıkları sanatçılara sipariş vererek yaptırdıkları eserler Avrupa şatolarının duvarlarını süsleyen koleksiyonlara, gravürlü kitaplara dönüşmüş; başka sanatçıların eserlerine de kaynaklık ederek Osmanlı dünyasına ilişkin geniş bir görsel dağarcığın oluşmasına olanak sağlamıştır.

Müzede sergilenen bu sergi ile sanatın rehberliğinde diplomasi tarihinin dolambaçlı yollarında gezintiye çıkıyoruz.

Japonya’dan Bursa’ya: Kaplumbağa Terbiyecisi

Bugün neredeyse her ev ve iş yerinin duvarlarını süsleyen “Kaplumbağa Terbiyecisi” eseri ile her birimizin hayatlarının bir köşesinde yer edinmiştir Osman Hamdi Bey.
Osman Hamdi Bey, resmin yapılışından otuz yedi yıl evvel Bağdat’ta iken babasına yazdığı bir mektupta “Tour de Monde” dergisinin eline geçen sayısını zevkle okuduğunu belirterek teşekkür eder. Derginin ilgili sayısında Aimé Humbert isimli İsviçreli bir diplomatın Japonya’da gördüklerini anlattığı bir makalesi de yer almakta, makalede genellikle Koreli olduğu belirtilen kaplumbağa terbiyecilerinden söz edilmektedir. Terbiyecilerin küçük bir davulla çaldıkları ritim eşliğinde kaplumbağalara sıra halinde yürümeyi, alçak bir masanın üstünde üst üste dizilmeyi öğrettiklerini anlatan metne bu etkinliği betimleyen bir gravür de eşlik eder. Söz konusu makale ve gravürün Osman Hamdi Bey’e eseri için bir ilk fikir verdiği, esin kaynağı olduğu söylenebilir.

Osman Hamdi’nin resimlediği sahnede yerdeki yeşillikleri yemekte olan kaplumbağaları düşünceli bir eda ile seyreden Doğulu giysiler içinde bir erkek figürü görürüz. Elinde bir ney tutmakta, sırtında nakkare veya kudüm cinsinden bir vurmalı çalgı vardır. Önünde durduğu pencerenin üstünde yer alan sivri kemerli alınlıkta “Şifa’ul Kulup Lika’ul Mahbub.” yani “Kalplerin Şifası Sevgiliyle Buluşmaktır.” yazılıdır. Mekan olarak, sanatçının resimlerinde sıkça karşımıza çıkan Bursa Yeşil Camii’nin üst kat odası kullanılmış, figür pek çok resminde olduğu gibi Osman Hamdi’nin kendisi modellik etmiştir.
Pera Müzesindeki gezimizi bitirdikten sonra, Şişhane Metrosu çıkışından Galata Kulesi’ne ulaşıyoruz.
Galata Kulesi

Benim için İstanbul’u İstanbul yapan en güzel ayrıntılardan biri Galata Kulesi’dir. Şehrin neresinden görürsem göreyim beni mutlu eden gizemli bir güzelliğe sahip.
Kule ilk olarak Bizans İmparatoru Justinianos tarafından 508 yılında inşa ettirilmiş. Günümüzde var olan kule ise 1349 yılında Cenevizliler tarafından yeniden inşa edilmiş ve 1446 yılında da yükseltilmiş. Fetihten sonra bin beş yüz yıllarında depremden zarar görmüş ve onarım görmüş.
Yüzyıllar içinde bir çok kez yangın geçirmiş olan kule defaatle de onarım geçirmiş ve bugüne ulaşmış. Kulenin son iki katı II. Mahmut döneminde çıkılmış ve külah biçimli ünlü dam örtüsüyle kulenin tepesi kapatılmıştır.
Bugün yapı üçüncü katına kadar olan kısmıyla Ceneviz, diğer katlarıyla ise Osmanlı özelliklerini yansıtır.
Şehrin tanıdık yüzü.Suya Değen Kadın Eli: Saliha Sultan Sebili ve Çeşmesi

“Galata Çeşmesi” ve “Azapkapı Çeşmesi” adlarıyla da bilinen Saliha Sultan Çeşme ve Sebili, I. Mahmud’un validesi ve II. Mustafa’nın eşi olan Saliha Sultan adına 1732-1733 yıllarında yaptırılmış.
Çeşmenin Hassa Mimarbaşı Kayserili Mustafa Ağa tarafından yapıldığı sanılmaktadır.Sebil, Saliha Sultan tarafından şehre vakfedilen zarif bir anıt eser olarak bugüne ulaşmış durumda.
Saliha Sultan Sebili, su haznesi, sebil ve çeşmelerden oluşuyor. Suyunu Taksim Maksemi’nden alan çeşme, yapılan yol çalışmaları neticesinde bugün ulaşılması zor bir konuma sokulmuş, meydan çeşmesi olma özelliğini yitirmiştir.
Maksem: Osmanlı döneminde, bentlerden şehre gelen suların, ölçülerek ev, çeşme ve hamam gibi farklı yer ve yönlere dağıtımının yapıldığı, lüleli havuz ve tekneleri olan üstü örtülü su haznesi yapılar.

İstanbul’un Renkli Yüzü: Balat
Eski şehir surlarının da içerisinde yer alan, şehrin en eski yerleşim yerlerinden biri olan Balat’a geçiyoruz.

Üç semavi dine mensup insanın bir arada yaşadığı bir semt burası. Sokaklarında adımlardan bu denli güzel bir yerle bu kadar geç tanışmış olmaktan hayıflanmıyor değilim.

Balat ismi, Rumca saray anlamına gelen “Palation” kelimesinden gelmekteymiş.
Fetihten önceki eski İstanbul surları içinde yer alan ve şehrin en eski yerleşim yerlerinden biri olduğunu söylediğimiz Balat’ta bir çok tarihi kilise ve okul bulunuyor. Şüphesiz bunların içerisinde en dikkat çekici olanı semtin tepesine kurulmuş olan Fener Rum Lisesi.



Kiremit Sokak
Balat’ı görmek istememin sebebi olan Kiremit Sokağı’nı kendi denememizle bulamayoruz. Sokağın ismini bir ufaklığa sorup öğrendikten sonra yokuşu ikinci sefer tırmanarak hedefimize ulaşıyoruz.



Bu birbirinden güzel rengarenk evleri de gördükten sonra İstanbul seyahatimizin ilk gününü tamamlamış oluyoruz.
Çoook güzel yazmışsın kardeşim. Kalemine, yüreğine sağlık. Fotoğraflar da ayrıca güzel, özellikle de Balat’taki aile ile Rum lisesinin olduğu fotoğraf müthiş bir İstanbul kompozisyonu. 🙂
BeğenBeğen