Şam Seyahatnamesi-1

Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta kaldığımız otelden ayrılarak bir gün önce anlaştığımız ve otelinin kapısında bizi bekleyen taksiciye selam vererek güne başlıyoruz. Yolculuk özgür Suriye’nin başkenti Şam’a.

Taksi şoförümüz Ahmed, Beyrutlu ve sık sık Şam’a yolcu taşıdığından bahsediyor bize. Beyrut’tan çıkmamız çok sürmüyor.

Güzergahımız Bekaa Vadisi üzerinden Lübnan-Suriye sınırının yer aldığı Masnaa şehrine doğru. Yol gidiş ve geliş şeklinde bölünmüş yol ile sağlanıyor. Yer yer çift yönlü olarak aktığı da oluyor. Yollar virajlı, trafik yoğun ancak herkes sakince ilerliyor.

Bekaa Vadisi
Bekaa Vadisi

Yol üzerinde bulunan Chtoura isimli şehre geldiğimizde şoförümüz aç olup olmadığımızı soruyor. Sabah kahvaltı yapmadan çıktığımız için hemen teklifini kabul ediyoruz ve yol kenarında bulunan Chtourama center isimli lokantaya oturuyoruz.

Şoförümüz Ahmed ile birlikte zahterli, peynirli, ve sebzeli menâkişlerin tadına bakmadan hemen önce

Kahvaltı sonrası tekrar yola çıkıyoruz. Yaklaşık yarım saatlik yolculuk sonrası Lübnan’ın Masnaa şehrinde bulunan sınır kapısına varıyoruz. Sınır, tahmin ettiğimden çok daha sakin. Herkes çok rahat, etrafta derin bir sessizlik hakim. Böyle olunca en ufak bir gerginlik dahi hissetmiyoruz. Araçtan inerek pasaport kontrolü için bina içerisindeki Lübnan pasaport polislerinin yanıma gidiyoruz.

Lübnan polisi Türk pasaportunu gördüğüne pek şaşırmışsa benzemiyor. O yüzden olsa gerek yüzüme dahi bakmadan pasaporta mührü vuruyor. Oldukça kısa süren pasaport kontrolü sonrası binadan ayrılıp dışarıda bizi bekleyen aracımıza geçiyoruz.

Masnaa Sınır Kapısı, Lübnan
Masnaa sınır kapısı , Lübnan

Sınırda bekleyen üniformalı Lübnan polislerine doğru ilerliyoruz. Yanlarına geldiğimizde Ahmed pasaportlarımızı polislere uzatıyor. Kısa bir kontrol sonrası aracın bagajını kontrol edip geçiş iznini veriyorlar ve Suriye sınır kapısına doğru yola koyuluyoruz.

Burada da sınırdan geçmeden önce pasaport kontrolü yapılan binaya giriyoruz. Lübnan tarafından çok daha yeni ve bakımlı bir yapı bizi karşılıyor. Yapının devrim sonrası büyük bir tadilata girdiği halen devam eden yoğun çalışmadan da açıkça anlaşılıyor.

Pasaport sırasında önümde Hollandalı orta yaşlı bir gezgin sıra beklerken yanındaki rehbere Suriye’nin 124. ülkesi olacağından bahsediyor. Bakalım bize de nasip olur mu 🙂

Sıra bize geldiğinde görevli pasaportumuzu görünce şaşırarak burada ne işiniz var dercesine bir bakış atıyor. Ancak bir süre sonra gülümsemeye başlıyor ve havayı yumuşatıyor. Nerede kaç gün kalacağımızı sormayı ihmal etmiyor. Ardından pasaportlarımıza mührü vurarak bizi uğurluyor. Tekrar yola çıkıyoruz.

Ülkesine dönmeye başlayan Suriyeliler için bir afiş ; “Evine Hoşgeldin”

Şoförümüz Ahmed sürekli Lübnan-Şam arasında yolcu taşıdığı için sınırda görev yapan görevliler ile arası gayet iyi. Yanlarından geçerken yahut evrak teslimi sırasında da bu iyi ilişkisi sayesinde hızlı ve sorunsuzca geçiş yapıyoruz. Araçla geçiş yapması için gerekli belgeleri sivil memurlara teslim ederek Suriye sınır kapısından da geçerek Suriye topraklarına giriş yapıyoruz. Heyecanlıyız. İstikamet Şam.

Welcome to Syria

Sınır kapısı ile Şam arası 35 kilometre, yani mesafe bir hayli yakın. Böyle olunca kısa süre içerisinde kadîm Şam şehrine giriş yapmaya başlıyoruz. Şehre giden yol üzerindeki tabelaları gördükçe heyecanımız bir kat daha artıyor. 15 yıldır devam eden iç savaş sırasında neredeyse bütün Suriye şehirlerinin isimlerini öğrendiğimiz için tabelalarda yazan isimlere aşinayız. Mütebessim bir edayla şehre giriyoruz.

Şehre girer girmez Ahmed bizim için para bozduruyor. Devrim sonrası Suriye devleti yeni baştan kurulduğu için üzerlerinde Hafız ve Beşar Esed’lerin bulunduğu eski para birimini kullanmaya devam ediyorlar. Para birimi inanılmaz derecede değer kaybetmiş. 300 dolar bozdurmamıza rağmen para desteleri ancak çantada taşıyabileceğimiz kadar fazla.

Otelimiz şehrin eski surları içerisinde yer alıyor. otelin bulunduğu “Bab Touma” mahallesi adını kadîm Şam’ın yedi kapısından birinden ola “Thomas’ın Kapısı”ndan alıyor. Şam’ın yedi kapısını ilk inşa edenler Romalılar olmuş ve bu kapı Hz. İsa’nın Oniki havarisinden biri olan Havari Thomas’ın anısına bu isimle anılmış. Eyyûbîler tarafından 13. yüzyılda yeniden inşa edilen bölgede eski tarihlerden bu yana Hristiyan halk huzur içerisinde yaşamış. Nitekim iç savaş sırasında da bölge hiç zarar görmemiş.

Otelimize girdiğimiz andan itibaren hayranlığımızı gizleyemiyoruz. Eski Şam tarzı muhteşem bir taş konak bizi karşılıyor. Otelin ortasında bulunan ve üzerindeki çeşmeden ahenkli şekilde yavaş yavaş suyun içerisine aktığı havuza ise kelimenin tam anlamıyla aşık oluyorum. Eşyalarımızı odamıza yerleştirdikten sonra hızlıca eski Şam sokaklarına doğru yürümeye başlıyoruz.

Özgür Suriye’nin yeni bayraklarıyla süslenmiş Şâm-ı Şerif sokakları

Şam’da ikindi vakti yaklaşırken, şehrin kalbindeki Emevi Camii’ne doğru heyecanlı ve sabırsız adımlarla ilerlemeye devam ediyoruz. Camii kapısından içeriye adım atar atmaz zamanın yavaşladığını hissediyorum. Hemen camiinin avlusuna doğru ilerliyorum. Yüzyıllarda üzerinde atılan adımlarına ve tarihin her türlü dönemine aşina zemin, sessiz bir vakar içinde. Yıllardır gelmenin hayalini kurduğum avlunun ortasında duruyorum. Gözlerim, minarenin gölgesinde sararan taş duvarlarda geziniyor. Avlunun etrafındaki cepheleri ve Kubbetü’l Hazne’yi kaplayan sarı-yeşil mozaiklerin ince desenlerini seyre dalıyorum.

İleride daha ilk bakışta “Ben bir Memlük eseriyim. diye haykıran şadırvanın etrafında sohbete dalmış insanların yüzündeki mutluluk bana da sirayet ediyor. Rüzgar, hafifçe saçlarıma dokunurken, içimi tarifsiz bir huzur ve mutluluk sarıyor.

Ben sessiz bir hayranlıkla avluda etrafı seyrededurayım size caminin tarihinden biraz bahsedeyim.

Bazı kaynaklara göre göre 9 bin yıllık bir geçmişe sahip Şam şehrinde, şehre hükmeden tüm medeniyetlerin sembolik ibadet alanı şehrin tam merkezi olan bu bölgede yer almış. Farklı zaman dilimlerinde nöbeti birbirinden devralan farklı inanç mensupları, mabetlerini de hep bir öncekinin yerine inşa edip var olan mekanı kendi inançları minvalinde dönüştürmüş. İşte Emevi Camii de, binlerce yıllık tarihi ve kültürel mirası geçmişten bugüne maharetli bir şekilde aktaran sembol bir mekan.

Emevi Camii’ni kuşbakışı seyir

M.Ö 1000’li yıllarda Şam merkezli Aramî Krallığı, bugün Emevi Camii’nin bulunduğu alana, “fırtına ve yağmur tanrısı Hadad” adına bir tapınak inşa etmiş. Romalılar M.Ö 64 yılında Şam’ı ele geçirdiklerinde, varolan tapınağın kutsiyetini kendi fırtına tanrıları olan Jüpiter’e aktarmışlar ve söz konusu alanı ibadet maksadıyla kullanmaya devam etmişler. Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasından önceki son hükümdar olan İmparator I. Teodosius, 391 yılında tapınağı kiliseye çevirtmiş, akabinde Vaftizci Yahya adını alan kilise Hristiyanların ibadet mekanı olarak varlığını sürdürmüş. 635 yılında Müslüman fâtihler Şam’ı fethettiklerinde, kilisenin doğu kanadını namaz için kendilerine tahsis edip batı kanadının eski sahiplerince kullanılmasına müsaade etmişler.

661 yılında Emevilerin başkenti olan Şam’ın nüfusu da hızla artmaya başlamış. Emevi hükümdarı Abdulmelik b. Mervan’ın 705 yılındaki ölümü üzerine tahta geçen Velîd, hem Müslümanlara büyük bir mescid kazandırmak hem de kendi dönemine mimari bir damga vurmak maksadıyla söz konusu alana Emevi Camii’nin inşa edilmesinde karar kılmış. Şam’ın doğusuna yapılacak üç büyük kilise karşılığında Hristiyanların ibadet ettiği alana el koymuş ve ardından camiinin inşa sürecine başlanmış. 715 yılında Camii tamamlanmadan önce hayatını kaybeden Velîd, caminin açılışını göremese de kardeşi Süleyman b. Abdulmelik ağabeyinin vazifesini yerine getirerek caminin açılışını yapmış.

İslam tarihi boyunca önemli bir yere sahip olan Emevi Camii, 750 yılında devletin yıkılması ve Abbasiler tarafından kurulan yeni İmparatorluğun başkentinin Bağdat’a taşınmasına rağmen önemini yitirmemiş.

Cami avlusunda üç önemli eser bulunmakta. İlki şadırvanın arkasında konumlanan sütunlu bir kubbe. Osmanlı döneminde camideki saatler burada toplandığından, ismi “Saat Kubbesi” olarak söylenegelmiş. Diğeri ise uzun devşirme sütunları, yeşil-sarı mozaikleri ile duru bir güzelliği üzerinde taşıyan “Kubbetu’l Hazne”. Şehrin hazineleri ve kıymetli el yazmaları burada saklandığından kendisine hazine kubbesi anlamını taşıyan bu isim verilmiş. Avluya muhteşem bir güzellik kattığı tartışmasız bir gerçek. Bir diğer eser ise Memlük mimari tarzında inşa edilen ve estetik yapısıyla öne çıkan şadırvan.

Kubbetül Hazne‘den ayrıntı

Cami ve etrafındaki yapılardan kısaca bahsedecek olursak;

Gelin Minaresi

Emevi Camii’nin üç minaresi bulunuyor ve bunların en eskisi avlunun kuzey duvarları üzerinde yükselen “Gelin Minaresi”. Neden bu adı aldığı net olarak bilinmese de mimari güzelliği ve kendinden sonraki bir çok minareye ilham oluşu sebebiyle bu adı aldığı söyleniyor. 

Güzelliği ile öne çıkan Gelin Minaresi

Kare biçimli kaidesi 9. yüzyılın ortalarına tarihleniyor. Üst kısmı ise 1174 yılında ilave edilen minarenin balkonuna çıkmak için 160 basamaklı bir merdiven kullanmanız gerekiyor.

Meryem Oğlu Îsâ Minaresi(Ak Minare)

Caminin doğu yönünde Îsâ Minaresi bulunuyor. Hz. İsa’nın kıyametten önce buraya ineceğine dair yaygın bir inanış mevcut. 77 metre yüksekliğe sahip bu minare kare biçimli bir kaide üzerine sekizgen biçimde oturtulmuş. Alt kısmının 1247 yılında Eyyûbiler tarafından inşa edildiği bilinen minarenin üst kısmı ise klasik Osmanlı tarzını yansıtmakta. 

Kayıtbay Minaresi

Caminin Hamîdiye çarşısı tarafında bulunan minaresi ise bir Memlük eseri. 1488 yılında Memlük Sultanı Kayıtbay tarafından inşa ettirilen bu minare zarif görüntüsüyle hemen dikkatleri üzerine celbediyor. Bu güzel ve estetik minarenin Roma döneminden kalma bir sütun üzerine inşa edildiği rivayet olunuyor. 

Kayıtbay Minaresi

Kalabalık Ezan

İslam kültür ve medeniyetinde Camiler merkezi ve önemli bir yer teşkil ederken, insanları namaza çağırma aracı olan ezanın da dönem ve bölgelere göre farklı uygulamalar ile tatbik edildiği görülmüş. Emevi camiinde de farklı bir uygulamaya gidildiği görülüyor. Emevi Camii’nde vakti zamanında 25’ten fazla müezzinin bulunduğu söylenmekte. Namaz vakti geldiğinde her üç minareye de nöbetleşe çıkan müezzinler ezanı toplu halde okurlar, bazen 10 müezzinin aynı anda ezan okuduğu olurmuş. Teknolojinin getirdiği imkanlar, hoparlör ve mikrofonların kullanılmasıyla elbette bu sayı da düşmüş. Nitekim biz emin olmamakla birlikte 3 yahut 4 kişinin birlikte ezan okumasına şahitlik ederek tarihi bir tanıklık yaşamış olduk.

Huzur…

Kartal Kubbesi

Camiye karakteristik görünümünü kazandıran Kartal Kubbesi, görünüşüyle kanatlarını açmış bir kartalı andırdığından bu ismi almıştır. Namaz kılınan Harîm kısmının ortasına yerleştirilen sekizgen kubbe bir kartalın başına, caminin ana gövdesi bu kartalın vücuduna, yanlara yayılan kısımlar ise kartalın geniş biçimde açılan kanatlarına benzetilmektedir. Büyük bir seyir zevki sunan bu estetik yapıyı uzun uzadıya seyretmekten kendimizi alamıyoruz. 

Kartal Kubbesi

İkindi namazı için camiye geçiyoruz. Sakin ve huzurlu bir atmosferde namazımızı kıldıktan sonra camiinin içerisini adımlamaya başlıyorum.

Yahya Makamı

Cami’nin tam ortasına yerleştirilmiş ve etrafı dua eden insanlarla çevrili kubbeli kabirde Hz. Yahya’nın kesik başının olduğuna inanılıyormuş. Hz. İsa’yı bebekliğinde vaftiz etti yönündeki inanç sebebiyle Hz. Yahya Hristiyanlar tarafından da büyük saygı gördüğünden burası Hristiyanların Şam’da en çok ziyaret ettikleri yerlerden biri.  

Yahya Makamı

Kıymetli bir misafir

Ebû Hamid el Gazalî Bağdat’taki Nizamiye Medresesi’nin şöhretli bir müderrisi iken, 1095-1106 yılları arasında 11 yıllık bir inziva dönemine girmiş, Bağdat’tan uzakta geçirdiği bu sürenin yaklaşık iki yılını Emevi Camii’nin batı tarafında bulunan bir hücrede misafir kalarak geçirmiştir. 

Camii’nin Kapıları

Dört ana kapısı bulunan caminin bugün halihazırda kullanıma açık olan iki kapısı bulunmakta. Doğu ve güney yöndeki kapılar kapalı. Hamidiye Çarşısı’na açılan batı kapısı, ki biz buradan gidiş yaptık) ile Selahaddin Eyyûbî türbesine açılan kuzey kapısı kullanıma açık durumdadır.

Şark’ın en sevgili Sultanı: Selahaddîn 

Gelin minaresinin altında bulunan kuzey kapısından çıkıyoruz. Hemen sol tarafımızda, dilimli kubbesiyle oldukça mütevazi bir türbe karşılıyor bizi. Tarih sahnesindeki büyüklüğü ve dillere destan hikayeleri karşısında, oldukça mütevazi bir türbe görüyoruz. Şark’ın en sevgili sultanı, büyük komutan Selahaddîn’in ebedi istirahatgâhındayız:  Selahaddîn Eyyûbî Türbesi

Ben türbenin içerisinde huzurlu dakikalar geçirirken sizlere biraz kendisinden bahsedeyim. Haçlılarla olan mücadelesi akıllara kazınan ve Kudüs’ü fethederek adını unutulmaz şekilde tarihe altın harflerle yazdıran büyük islam kahramanı  Selahaddîn Eyyûbî, 1138 yılında bugün Irak’ta bulunan Tikrît’te doğdu. Babası Necmeddin Eyyûb bu sırada Selçuklular’ın Tikrît valisiydi. Musul Atabegi İmâdüddin Zengî ile dostluk kurmuş olan Eyyûb, onun isteği üzerine Selâhaddin’in doğduğu yıl aşiretiyle birlikte Tikrît’ten ayrılarak Musul’a gitti ve Zengî’nin hizmetine girdi. Zengî 1139 Ba‘lebek’i zaptedince Eyyûb’u bu önemli sınır şehrine vali tayin etti. Kardeşi Esedüddin Şîrkûh el-Mansûr ise Zengî’nin kumandanları arasına katıldı. İmâdüddin Zengî ölünce oğlu Nûreddin Mahmud, Halep ve civarının hükümdarı oldu (541/1146), Şîrkûh da onun en yakın kumandanı haline geldi. Necmeddin Eyyûb bu dönemde Dımaşk Atabegliği’ne (Tuğteginliler) bağlanmak zorunda kaldı. İki kardeş, Nûreddin’in Haçlılar’la mücadelesinde ve onun Dımaşk’ı ele geçirmesinde önemli rol oynadı. Nûreddin, Şîrkûh’u ordu kumandanlığına, Eyyûb’u Dımaşk valiliğine tayin etti. Böyle bir ortam içinde şehzade gibi yetişen ve iyi bir eğitim gören Selâhaddin genç yaşlarında Haçlılar’a karşı yapılan seferlere katıldı ve Dımaşk şahneliğine kadar yükseldi.

Siyah örtüsüyle, Kudüs fâtihi Selahaddîn Eyyûbî’nin sandukası

1163 yılında iktidardan uzaklaştırılan Fâtımî Veziri Şâver b. Mücîr’in yardım istemek için Dımaşk’a gelmesi Nûreddin’e Mısır işlerine müdahale yolunu açtı. Bu sırada Mısır’daki Fâtımî Devleti kriz içindeydi. Fâtımî halifeleri nüfuzlarını kaybettiğinden ülke sultan unvanı alan vezirler tarafından yönetiliyor ve iktidar sık sık el değiştiriyordu. Bu yüzden hem Haçlılar hem Nûreddin gözlerini Mısır üzerine dikmişti. Mısır’ı ele geçiren taraf diğer tarafa karşı stratejik bir üstünlük sağlayacaktı. Amcası Şîrkûh’un kumandasında 1164 ve 1169 yıllarında Mısır’a yapılan seferlere katılan Selâhaddin usta bir kumandan ve devlet adamı olarak sivrildi. Daha önceki iki seferinde Şâver’in sözünde durmaması sebebiyle Dımaşk’a dönmek zorunda kalan Şîrkûh üçüncü seferinde emrindeki kuvvetlerle Kahire’ye girdi. Fâtımî Halifesi Âdıd-Lidînillâh bu sırada öldürülen Şâver’in yerine Şîrkûh’u vezir tayin etti. Şîrkûh’un ordusunun büyük kısmı Oğuzlar’dan oluşuyordu. Böylece Mısır’da Türk hâkimiyeti devri başlamış oldu. Şîrkûh iki ay sonra ölünce Halife Âdıd, kumandanların baskısıyla onun yerine yeğeni Selâhaddin’i “el-Melikü’n-Nâsır” unvanıyla vezir tayin etti (25 Cemâziyelâhir 564 / 26 Mart 1169). Amcasının ölümünün ardından Nûreddin Mahmud Zengî’nin Mısır’daki ordusunun kumandanı olan Selâhaddin aynı zamanda Fâtımî halifesinin veziri olarak bu iki önemli görevi üstlendi. Selâhaddin, daha sonra Nûreddin Mahmud Zengî’ye danışarak onun nâibi sıfatıyla Mısır’ı ve Mısır’a bağlı yerleri müstakil bir hükümdar gibi yönetmeye başladı.

Selâhaddin Mısır’a hâkim olunca kendisine ve Türkler’e karşı direnen Fâtımî çevreleriyle, onları destekleyen Haçlılar ve Bizanslılar’la mücadeleye girişti ancak başarılı olamadılar. Mısır’a tam anlamıyla hâkim olan Salahaddin orduyu yeniden teşkilâtlandırdı. Sünnî medreseleri ve yeni kurumlar açtı. Fâtımî bürokrasisini kademeli olarak tasfiye etti. Nihayet Nûreddin Zengî’den gelen emir üzerine 567’de (1171) Fâtımî hilâfetine son verdi.

Nureddin Mahmud Zengi’nin vefatı sonrasında çıkan karışıklıkları önlemek ve devletin parçalanmasını önlemek maksadıyla Nureddin’in hakim olduğu bölgeleri ele geçirdi, sultanlığı Abbasi Halifesi tarafından tanındı. Selâhaddin bir yandan devleti dağılmaktan kurtarmak, Ortadoğu’da İslâm birliğini sağlamak için uğraşırken bir yandan da Haçlılar’la mücadele etmek zorunda kalmıştı. Giriştiği mücadele ve savaşlar onu nihayet Kudüs’ün kapılarına ulaştırdı. Sultan 20 Eylül 1187’de Kudüs’ü kuşattı. Mi‘rac mûcizesinin yıl dönümü olan 27 Receb 583 (2 Ekim 1187) Cuma günü Kudüs’ü fethetti.

Kudüs fatihi bu büyük komutanın türbesine gelip ziyaret edip kendisine dua edebilmek çok büyük bahtiyarlıktı. 

Özgür Suriye’nin, özgür Filistin ve özgür Kudüs’e de kapı aralayacağına duyduğum inanç, bir dua olarak kalbimde yankılanıyor. Buna inanıyorum ve büyük komutan Selahaddîn Eyyûbî’yi rahmetle anıyorum. 

İlk Türk Hava Şehitlerimiz

Salahaddîn Eyyûbî Türbesi’nin yanıbaşında Türk havacılık tarihinin ilk şehitlerine ait mezarlıktayız. 

20. yüzyılın başında, dünya havacılığındaki gelişmelere paralel olarak Osmanlı Devleti de havacılık ile ilgili faaliyetlere başlamış, bu çerçevede 1914 yılında 2 bin 515 kilometrelik İstanbul-Kahire uçuşunu gerçekleştirmek için yapılan hazırlıkların ardından İstanbul’dan havalanan Pilot Yüzbaşı Fethi ve Rasıt Üsteğmen Sadık yönetimindeki ilk uçak, 24 Şubat’ta Şam’a ulaşmıştır. Ancak, Yüzbaşı Fethi ve Üsteğmen Sadık, 27 Şubat 1914’te uçuşun Şam-Kudüs güzergahında, uçaklarının arıza yapıp Teberiye Gölü civarında düşmesi sonucu şehit olmuşlardır.

İstanbul’dan havalanan, Pilot Teğmen Nuri ve Rasıt Yüzbaşı İsmail Hakkı yönetimindeki ikinci uçak ise 9 Mart 1914’te Yafa’ya ulaşmış ancak bu uçak da uçuşunun son etabında 11 Mart 1914’te arıza sonucu denize düşmüş ve Teğmen Nuri şehit olmuştur.

Bu iki kazada şehid olan üç Türk subayı Şam’a getirilerek, Selahaddin Eyyûbî Türbesi yanındaki bu ebedi istirahatgahlarına defnedilmişlerdir.

Türk havacıları bu kazalar sonucunda yılmamış, Salim ve Kemal Beyler yönetiminde İstanbul’dan kalkan üçüncü uçak İstanbul-Kahire uçuşunu gerçekleştirmiş ve 9 Mayıs 1914’te Kahire’ye varmıştır.

Şehitlerimizin ruhları şâd olsun, Allah rahmet eylesin.

Yanındaki evladıyla birlikte şehitlerimizi ziyaret ederek dua eden Suriyeli bir kadın. Fotoğraf, dikkatli gözlere pek çok şey anlatıyor.

Buradaki ziyaretimizi de tamamladıktan sonra Selahaddin Eyyûbî türbesinin kuzeybatı çaprazında bulunan Zâhiriyye Medresesi’ne doğru yoka koyuluyoruz. Zâhiriyye Medresesi, İslam tarihinin en büyük komutanlarından biri olan Baybars ve oğlu Saîd Nâsiruddîn Muhammed Bereke’nin kabirlerine ev sahipliği yapıyor. Heyecanla bugün kütüphane olarak kullanılan yapının kapısına ulaşıyor ve büyük bir heyecanla içeriye giriyoruz. 

Kölelikten Sultanlığı uzanan muhteşem bir hayat hikayesi: Baybars 

Şam’da, Zahiriyye Kütüphanesi’nin avlusunda bulunan bu kapının ardında bir aslan yatıyor, Sultan Baybars.

Tam künyesiyle el-Melikü’z-Zâhir Rüknüddîn Baybars el-Bundukdârî, 1223 yılında Kıpçak ülkesinde doğdu. Esir olarak önce Sivas’a, daha sonra Halep’e ve Dımaşk’a götürüldü. Orada bir kuyumcuya satıldıktan sonra Hama’da mahpus bulunan Emîr Alâeddin Aytekin el-Bundukdârî tarafından satın alındı ve onunla birlikte Kahire’ye gitti. Bu şehirde el-Melikü’s-Sâlih’in teşkil ettiği Bahriyye Memlükleri’ne katıldı. Kısa zamanda kendini göstererek Bahriyye Memlükleri’nin önde gelen liderleri arasına girdi. Sâlih’in oğlu Turan Şah zamanında, Dimyat’ı ele geçirerek Mansûre’ye kadar ilerleyen Fransa Kralı IX. Louis’nin yenilgiye uğrayıp esir düşmesinde önemli rol oynadı. Aynı zamanda Memlük gruplarına karşı olumsuz bir tutum içinde bulunan Turan Şah’a karşı suikast düzenleyenlerin elebaşılarından biri oldu. Ondan sonra tahta çıkan Aybek’in Bahriyye Memlükleri’nin önde gelen reislerinden Aktay’ı öldürtmesi üzerine arkadaşlarıyla birlikte Dımaşk ve Kerek Eyyûbî meliklerinin yanına sığındı. Aybek’in yerine Mısır tahtına Kutuz geçince tekrar Kahire’ye döndü ve onun hizmetine girdi. Bu sırada Suriye’ye giren Moğollar’a karşı Kutuz’un sevkettiği orduda öncü kuvvetlerin kumandanlığını yaptı. 1260 yılında Aynicâlût’ta Moğollar’ın hezimete uğramasında önemli rol oynadı. Burada gösterdiği başarılar sebebiyle Kutuz’dan Halep nâibliğine tayinini istediyse de bu isteği kabul edilmedi. Gerek bu isteğini kabul etmemesi gerekse Bahriyye Memlükleri’nin reisi Aktay’ın öldürülmesi işine karışması dolayısıyla Kutuz’a karşı kin besleyen Baybars onun ortadan kaldırılması için bir suikast planı hazırladı. Sonunda avlanmak üzere karargâhtan uzaklaşan Kutuz’u arkadaşlarının yardımıyla öldürdü. Bunun üzerine Sâlihiye’de saltanat otağında toplanan Bahriyye Memlükleri’nin ileri gelenleri Baybars’ı sultan ilân ettiler. Baybars Kahire’ye girip Kal‘atülcebel’e çıkarak el-Melikü’z-Zâhir unvanı ile tahta geçti.

Türbe kapısından pars ayrıntısı ayrıntı

Baybars’ın tahta çıkışı ile Memlük tarihinde yeni bir dönem başladı. On yedi yıl kadar süren saltanatı sırasında Mısır ve Suriye’deki Memlük Devleti’nin gerçek mânada kurucusu oldu. İçeride ise ayaklanmaları bastırarak emniyet ve asayişi sağladı. Ayrıca Mısır ve Suriye’de kendisinden sonra da uzun müddet devam edecek olan idarî düzenlemelerde bulundu. Moğollara karşı büyük bir mücadeleye girişti, onlar karşısında gösterdiği başarıları Haçlılar karşısında da gösterdi. Daha başa geçer geçmez Haçlılar’a hücuma başladı.

Sultan Baybars’ın muhtemelen yakın çağdaş bir tasviri: Saint Louis Vaftiz Teknesi’nde (1320-1340) tahta çıkmış hükümdar ve hizmetkârları.

Devlet idaresine getirdiği yenilikler ve kurduğu müesseselerle Memlük Devleti’nin gerçek kurucusu sayılan Baybars, haleflerinin gelecekte takip edecekleri siyasetin ana hatlarını çizmiş, halk hikâyelerine konu teşkil edecek kadar büyük şöhret kazanmıştır. Samimi bir müslüman olan Baybars aynı zamanda Cengiz yasasını ve töresini de uygulardı. Düzenli ve çalışkan bir devlet adamı olarak ülkenin idaresini sıkı kontrolü altında tutar, adalete, hak ve hukuka büyük önem verirdi. Dört büyük Sünnî mezhep mensuplarının işlerini görmek için her mezhebe ait ayrı ayrı kadıların başına kādılkudâtlar tayinini ilk önce o gerçekleştirmiştir. Devlete merkeziyetçi bir yapı kazandırmaya çalıştığı gibi bütün ülkeyi düzenli bir yol şebekesiyle Kahire’ye bağladı. Mükemmel bir posta teşkilâtı kurdu, ordusunu yeni silâhlarla donattıktan başka İskenderiye, Kahire, Dimyat tersanelerini genişletmiştir.

Sağda büyük komutan el-Melikü’z-Zâhir Rüknüddîn Baybars el-Bundukdârî, solda ise oğlu Saîd Nâsiruddîn Muhammed Bereke’nin kabirleri

“Hâdimü’l-Haremeyn” sıfatını kullanan ve önceleri taşıdığı “Rükneddin” unvanını, hıristiyan ve müşrik Moğollar’a karşı kazandığı zaferler dolayısıyla “Seyfeddin” şeklinde değiştiren Baybars’ın, ayrıca Suriye’nin çeşitli yerlerine Türkmenler’i yerleştirdiği, Türk Memlükleri çoğalttığı, Türk-Moğol geleneklerine değer verdiği, Berke Han’ın kızı ile evlendiği ve veliaht olarak ilân ettiği oğluna Türk adı verdiğine göre millî şuura sahip olduğu anlaşılmaktadır. Baybars bir asker ve kumandan olarak Ortaçağ İslâm-Türk tarihinin büyük simalarındandır.

Baybars’ın huzurunda olmak ve ziyaret edebilmek çok büyük bahtiyarlıktı. Allah ondan razı olsun..

Türbeyi ziyaret ettikten sonra kütüphane kısmına da göz gezdirdikten sonra bu güzel mekandan ayrılıyoruz.

Zahiriyye Kütüphanesi

Üzerimizdeki yol yorgunluğunu atmak ve biraz olsun serinlemek maksadıyla tarihi Bektaş dondurmacısına gitmek üzere Hamidiye Çarşısına doğru adımlıyoruz. Tekrar Emevi Camii önünden geçerek Jüpiter Tapınağı’nın asırlık sütunlarına ait kalıntıların altından kalabalığın ilerlemekte olduğu tarihi çarşıya doğru giriş yapıyoruz.

Özgür Suriye’nin yeni bayrağıyla süslenmiş dükkanlar ve Jüpiter Tapınağı kalıntıları

Hamidiye Çarşısı

Şam’ın kalbinde bulunan Hamidiye Çarşısı’nın gölgeli koridoruna adım atar atmaz, çarşının üzerini kapatan çinko tentelerin güneşi kesmesi ile loş ama sıcak bir atmosfere merhaba diyoruz. İlk adımımız ile birlikte değişen tek şey sadece ışık değil. Envai çeşitte ürün satmaya çalışan satıcılar, kumaş, kıyafet ve hediyelik eşya satan dükkanların arasında ilerlemeye çalışıyoruz. 

Hamidiye Çarşısı’nın yapımına, Sultan Birinci Abdülhamid’in saltanatı sırasında 1780 yılında başlanmış. Şehir halkının büyük ilgisi ile karşılaşan pazar Sultan İkinci Abdulhamid döneminde (1842-1918) genişletilmiş ve bugünkü görünümüne kavuşmuş.

Çarşının ismi ise her iki sultandan kalan ortak hatıra olarak bugün yaşamaya devam ediyor. Çarşının çinko tentesi üzerinde bulunan deliklerden süzülen ışık huzmeleri dikkatlerden kaçmıyor. Bunların birçoğu Fransızların 1925 ve 1945 yıllarındaki saldırılarının izleri olarak kalmış. Bir süre daha yürüdükten sonra Şam’ın en meşhur mekanlarından biri olan Bektaş’a ulaşıyoruz. 

Asırlık bir lezzet durağı: Bektaş

1895 yılından bu yana faaliyette olan meşhur dondurmacı Bektaş’a geldiğinizi kapısındaki kalabalıktan hemen anlıyorsunuz. İçeriye girdiğinizde ise sizi daha büyük bir kalabalık bekliyor. Eşikten adımınızı attığınız anda sağ yanınızda ayakta dondurma servis eden kişileri görüyorsunuz. Servis daha önce görmediğimiz bir şekilde yapılıyor. Önlerindeki içleri antep fıstığı dolu kutuların içerisine tezgahın altından aldıkları dondurmaları atıyorlar ve her köşesi antep fıstığına bulanan dondurmayı çıkarıp servis ediyorlar.

Dondurma iki şekilde servis ediliyor. Biri diğerine göre daha yumuşak kıvamda. Hangisini istediğinizi söylemeniz gerekiyor. Yoksa bizim gibi hangisi servis edilirse ondan yiyorsunuz. Biz ilk seferinde yumuşak kıvamda olandan yedik.

Ben Bektaş’ın dondurmasını gayet beğendim ancak Abdullah Kahramanmaraşlı olduğu için haliyle beğenmedi 🙂

Dondurmaları dükkanın içerisinde sürekli üretmeye devam ettiklerinden içeride dondurmanın tüm yapılış aşamalarına şahitlik edebilirsiniz. Ellerinde bulunan dövecekler ile dövme dondurma yapılışını izlemek çok keyifliydi. Dondurmamızı yedikten sonra günü noktalamak için 500 yıllık tarihi bir kahvehane olan Nevferâ’ya doğru yola koyuluyoruz.

Döverek dondurma yapan bir Bektaş çalışanı

500 yıllık tarihi bir kahvehane: Nevferâ

Hamidiye Çarşısından çıkarak önce Emevi Camiine doğru, ardından caminin kıble duvarı boyunca otelimizin bulunduğu tarafa doğru yürüyoruz. İsa Minaresinin köşesinden dönerek Şam’ın en ünlü kahvehanesi Nevfera’ya varıyoruz. 

Nevferâ, aynı zamanda kahvehanenin bulunduğu caddenin de adı. Bu cadde Emevi Camii’nin hemen yanında yer alıyor. Genç, yaşlı herkesin rağbet ettiği bu mekan, yanıbaşındaki cadde gibi gece geç saatlere kadar hareketli ve tıklım tıklım. Bir köşede kahvesini yudumlayanlar, diğer köşede yalnız ve kederli şekilde nargilesini içen ihtiyarlar, koyu bir muhabbete dalmış gençler. Bütün renkleriyle ve sokağın nabzını tutan konumuyla, beş asırlık bir tarihe adım atacağınız Nevferâ’ya hoşgeldiniz.

 

Anlatıya göre kahvehanenin Yavuz Sultan Selim döneminde hizmet vermeye başladığına inanılıyor. Emevi Camii’nin hemen yanıbaşındaki yer alması, eski Şam’ın kalbinde sokağın nabzını tutan merkezi konumu ile pek çok olaya da şahitlik etmiş bir mekandan bahsediyoruz. Yüzyıllar boyunca Nevferâ, sanatçılar, alimler, siyasetçiler ve halk için vazgeçilmez bir buluşma noktası haline gelmiş. Bu yönüyle Nevfera’yı, Kahire’de bulunan meşhur Fişavî Kahvehanesi’ne benzetmek mümkündür.

Nevferâ’da, asırlar öncesine dayanan köklü tarihi ile Şam’ın meşhur hikayecilerine ev sahipliği yapmasıyla da öne çıkmaktadır. Onu Şam’da bulunan diğer kahvehanelerden farklı kılan bir gelenek bugün halen sürdürülmektedir: “Hikaye Anlatıcılığı”

Tarihi bir geleneği yaşatmak: Elinde bulunan kitaptan hikaye okuyan Hakavâtî

“Hakavâtî” (hikaye anlatan, kıssacı anlamına gelir) adı verilen bir anlatıcı, kahvehanenin baş köşesinde kendisi için hazırlanan taht misali yüksekçe bir koltuğa oturarak etrafında toplanan kalabalığa geçmiş zamandan kıssalar ve masallar anlatır. Bu koltuğun yanında bir değnek ve yan tarafında ayaklı servis tablası olur. Hikayeci tüm maharetiyle hikayesini anlatırken dinleyicinin ilgi ve alakasının azaldığını hissederse elindeki değnekle servis tablasına vurup sesini de bir anda yükselterek ilginin tekrar kendisinde toplanmasını sağlar. Bazen de dinleyicilere laf atarak onları da masalın içine çeker. Anlatılan hikaye kadar anlatan şahsın tavırları ve anlatış biçimi de önem arz eder. Nitekim bugün Arapça bilmeyen bizler dahi, hikayeyi anlamadığımız halde Hakavâtî’nin sergilediği maharetli tiyatroyu ilgiyle takip ediyoruz. Bugün halen yaşatılan köklü bir geleneğe şahitlik etmenin mutluluğunu yaşayarak kahvelerimizi yudumluyoruz.

 

Kahvehaneden ayrılarak labirenti andıran Şam sokaklarını aşarak otelimize varıyoruz. Otelimizin havuzlu avlusunda bulunan sandalyelere kendimizi bırakıyoruz. Üzerinde bulunan fıskiyeden yavaşça damlayan su tanelerinin ahenkli sesiyle bizim tüm yorgunluğumuzu alan havuz başında sakin ve huzurlu dakikalar eşliğinde gece geç saatlere kadar oturup sohbet ettikten sonra istirahat etmek üzere odamıza çekiliyoruz.

Yorum bırakın