Yıllarca Erzurum’da yaşadım. Bu sene beşinci yılımı dolduracağım. Bu kadar yakınımda olduğu halde bunca zamandır gidememiş olmaktan dolayı hayıflandığım yerdi Gürcistan.
Geçen sene bir Gürcü filmi izlemiştim. Yine daha önceki bir yazımda da bahsetmiştim bu filmden, öyle ya, çok etkilenmiştim. Mandalina Bahçesi. Savaşı içerisinde savaş sahnesi olmadan eleştirmeyi başarabilmiş bir savaş filmi.

1992 senesinde Abhazya bölgesinde Gürcüler ve Çeçenler arasında geçen bir savaş. Savaşa evinin hemen önünde tanıklık eden Estonyalı yaşlı bir marangozun(İvo), birbirine düşman olan iki yaralı askeri evine alması ve onları iyileştirmesi ile başlayan olaylar silsilesi. Muazzam bir hikaye.
Başrol oyuncusu Lembit Ulfsak‘ı araştırıyorum filmi izledikten sonra. Bir kaç sene önce ölmüş. Oyunculuğu beni ne denli etkilemiş ki, ölümünü öğrendiğinde üzüntü duyuyorum.

Savaşın bu kadar sade bu kadar içten anlatıldığı ve yerildiği kaç tane film vardır bilmiyorum. Filmin yönetmeni Gürcistanlı Zaza Urushadze muazzam bir iş ortaya çıkarmış.
İzlediğim filmlerin ve okuduğum kitapların geçtiği ülkelere ayak basmayı seviyorum. Dan Brown’ın “Melekler ve Şeytanlar” kitabını okuduktan sonra çıktığım Roma seyahatinde hissettiğim duygular muhteşemdi. Roman kahramanlarının dolaştığı sokaklarda dolaşıp içine girdikleri yapılara adım atmak olağanüstü bir duygu. Mandalina Bahçesi’ni izledikten sonra da Gürcistan’a gitme isteğimin daha da artmış ama bir türlü gitme fırsatı bulamamıştım.
Ta ki 2017 senesinin sonuna kadar..
Günlerden Perşembe. Aralık ayının sonu. Pazar gününü pazartesiye bağlayan gece yılbaşı. Salı günü de işe başlayacağım. Fırsat bu fırsat deyip Abdullah’ı arıyorum. Yarın çıkalım yola, Pazartesi günü akşam da geri döneriz diyorum. Tamam yarın sınavdan sonra çıkalım yola diyor Abdullah. Velhasıl yine ani bir kararla yollara düşüyoruz.

Yeşil Artvin Ekspress’in küçük otobüsüne Kongre Caddesi’nden biniyoruz. Mesafe kısa olsa da yolumuz uzun sürüyor. Yollar çok kıvrımlı dağ yolları olunca araba aşırı derecede sallıyor bizi. Midem allak bullak oluyor. Hopa’ya ulaştığımızda hava kararmış. Bir çağ ocağına oturup çay söylüyoruz.
Çaylarımızı içip dinlendikten sonra Hopa merkezden kalkıp Gürcistan sınırına giden dolmuşları bulup biniyoruz. 15-20 dakika geçmeden sınıra ulaşıyoruz.
Yılbaşı olduğundan olsa gerek sınırda aşırı yoğunluk var. İlk defa bu kadar kalabalık bir sınırdan geçiyorum. Ve ilk defa bir ülkeye kara sınırından yürüyerek giriyorum. Yurt dışı çıkış harç pulunu 15 TL’ye alıp pasaportuma yapıştırıyorum. Hem bizim tarafta hem de Gürcü tarafında, kontrol noktasında herhangi bir problemle karşılaşmıyoruz.
Gürcistan’a giriş yaptıktan sonra Batum’a giden dolmuşa binip 1 Lari karşılığında Batum’a ulaşıyoruz. Batum’da kalmayıp doğrudan Tiflis’e geçeceğiz. Gece 00.00’da Tiflis otobüsümüz var. Öyle olunca etrafta kısa bir tur attıktan sonra bir taksiye atlayıp otogara geçiyoruz. Otobüse bindikten sonra hemen uyuyakalıyorum.
Gürcülerin Anası: Kartlis Deda
Sabahın ilk ışıklarıyla Tiflis’e ulaşıyoruz. Otogardan bir taksiye atlayıp şehir merkezine gidiyoruz. Şehrin tepesine kurulmuş Gürcü Ana heykeli bizi karşılıyor. O kadar devasa yapılmış ki şehrin neresinden bakılırsa bakılsın görmek mümkün.

Tiflis’in kuruluşunun bin beş yüzüncü yılında şehrin tepesine dikilen heykel, şehre girenlere şu mesajı veriyor: ” Bir elinde dost olarak gelenlere ikram edilmek üzere şarap kasesi, diğer elindeyse düşman olarak gelenlere kullanılmak üzere bir kılıç. ”
Şehre Zirveden Bakış
Kartlis Deda heykelinin de bulunduğu tepeye doğru tırmanmaya başlıyoruz.
