Tebriz’de

Murteza Paşayi, “aşk tek yönlü bir caddedir” der. Aşk tek yönlü bir cadde midir yoksa değil midir bundan o kadar emin değilim ama, bu şarkı güzel bir şarkı. Siz bu yazıyı Mürteza Paşayi eşliğinde okuyabilirsiniz.  Tabi isterseniz, Cengiz Kurtoğlu’ndan duvardaki resmi bile dinleyebilirsiniz.

Bir kere yola çıktın mı, birçok sorunu bir anda –dönünce tekrar karşıma çıkacağını bilsem de- ardında bırakıp yolun büyüsüne kaptırırsın kendini. Gerçi büyü haram, siz büyüye müyüye kaptırmayın kendinizi. Yakın çağın son filozoflarından Halil Sezai, bir şarkısında şöyle söyler: “Uzun bir yola çıksam. Arkamda bıraktıklarım… Ve bütün pişmanlıklarım, olmaz…”
Doğubeyazıt’ın üzerine güneş doğuyor, yürüyoruz. Yola para harcamamak konusunda ısrarcıyız. Sınıra giden ana yola çıkıp, geçen araçlara el etmeye başlıyor, çok geçmeden yine kendimizi bir arabanın içine atıyoruz. Aracın sahibi Mustafa abinin Doğubeyazat’ta Merve Unlu Mamulleri diye bir dükkanı varmış, karşı tarafta da ticaret işiyle uğraşıyor sürekli girip çıkıyormuş.

img_0352

Adına türküler söylenmiş Ağrı dağı sol yanımızdan bizi selamlayadursun, biz ilerliyoruz. Yolda ilerlerken kilometrelerce uzunluktaki tır kuyruğunun yanından geçiyoruz. (3-4 gün bekledikleri oluyormuş tırcıların sınırda.)

img_0364

Ardından Gürbulak sınırı kapısına ulaşıyoruz. Sınır kapısında pasaport kontrol için sırada beklerden, etrafta Azeriler kavga ediyor, gümrük memurları, ellerinde büyük siyah poşetlerle içeriye bir şeyler sokmaya çalışan tipleri itip kakıyor, poşetlere de tekmeleyerek el koyuyorlar.
Bizim tarafta pasaport işlemini halledince, girdiğim anda kendimi tecritte gibi hissettiğim, demir bir kafesi andıran tüneli takip ederek İran tarafına ulaşıyoruz. Kapı açılınca yüzü boyunlukla gözlerine kadar kapalı bir asker pasaportumu kontrol ediyor, ardından pasaport kontrol noktasına yürüyoruz. Pasaportumu kontrol eden sakallı İran polisi giriş mührünü vurduktan sonra pasaportu önüme doğru atıyor. Sonra ben çok Amerikan filmi izlemenin etkisiyle “Bana böyle davranamazsınız ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım” diyecek oluyorum.

Yürüyüp çıkıyoruz içeriden, İran’dayız. Kapıda bekleyen onlarca taksiden birine atlıyor, iki dakikalık mesafedeki Bazergan’a ulaşıyoruz. Mustafa ağabey Bazergan’da küçük bir dükkanı olan Sigaracı Rahim ağabeyle tanıştırıyor bizi. Bizim paraları tümene(İran riyaline) çeviriyor Rahim abi, sonra taksiye atlayıp bizi Tebriz’e ulaştıracak otobüsün kalkacağı Maku’ya – otobüs terminali buradaymış- doğru yola çıkıyoruz.

img_0389

Taksici gazı köklüyor, aşırı hızlı ve dikkatsiz. Bir ara sigarasını yakarken direksiyonu bırakınca yolun kenarındaki kaldırıma girecek oluyoruz ama soğukkanlı şoförümüz direksiyonu çevirmeyi lutfedince çarpmaktan kurtuluyoruz. Sonrasında bindiğimiz hemen her taksinin şoförü böyle sürünce, zamanla alışıyoruz bu duruma.
Maku’ya ulaşıyoruz, kişi başı beş bin tümen de para ödüyoruz taksiciye. Terminalin girişinde biri karşılıyor bizi. Mustafa abinin otobüs için konuşup bize yer ayırttığı adam olduğunu düşünüp peşine takılıyoruz. İçerde bir yazıhaneye giriyoruz, arkadan bir adam daha giriyor içeriye, bizi karşılayan herifle başlıyorlar tartışmaya. Sonradan gelen telefonla bağıra çağıra konuşup “al konuş” diye telefonu önüme atıyor, ne oluyor arkadaş?
Mevzuyu geç de olsa anlıyoruz, yazıhaneye sonradan gelen adam bize yer ayırtan, terminalin girişinde bizi karşılayan da uyanığın biriymiş. Adam otobüsünüz kalkıyor deyince hemen koşup yetişiyoruz.

Cam kenarına oturup, hiçbir şey düşünmeden sadece izlemenin, yolun akışına kendini kaptırmanın, yanından geçtiğin elektrik direklerini takip etmenin, tellerin üzerindeki kuşlara dikkat kesilmenin, “etrafta ne kadar da az ağaç var” diye kendi kendinle konuşmanın, yanından geçip giden arabaların Farsça olan plakalarını okumaya çalışmanın, içindeki insanları süzmenin, doğru düzgün bir planın olmadığı halde bilinmeyene doğru yolculuk yapmanın tadını çıkarmanın, zamanı gelmiş miydi?

img_0422

img_0433

Hiç tanımadığınız, ilk defa gördüğünüz, hakkında hiçbir şey bilmediğiniz, bir anda tanışıp kısa süre konuşma imkânı bulduğunuz bir insanın evinde dört gün kalabilir misiniz?

Kesinlikle, ama Said abi gibi birisi olmalı.
Büyük bir dostluk, Said abinin oturduğu koltuktan kalkıp bizim yanımıza gelmesiyle başladı diyebilirim. Maku’dan Tebriz’e doğru yol alırken güler yüzlü bir abi arkaya doğru gelip, önümdeki koltuğa oturuyor. Tanıştıktan sonra konuşmaya başlıyoruz. Bizim Türkiye’den geldiğimizi fark edince geliyor yanımıza. Adı, Said. Memleket, doğma büyüme Tebriz. Nerelisin diye sordun mu Azerbaycan(İran değil), Tebriz diyecek kadar Türk. Kış ayları Tebriz’de bilgisayar mühendisliği, yazları da Trabzon’da tur rehberliği yapıyor. Bir yandan anlatmaya devam ederken Said abi diğer taraftan telefonundaki resimleri gösteriyor bana. Seviyorum kendisini. Hiçbir planımız olmadığını öğrenince, bizi gezdirebileceğini ve evinde kalabileceğimizi söylüyor. Arkadaşıma da sorduktan sonra kabul ediyorum.

Tebriz’e varıyoruz. Hava yavaş yavaş kararmaya başlıyor. Hemen bir taksiye atlayıp, evine gidiyoruz. Ev, Tebriz’i bana sevdiren güzel insanların yaşadığı “Hane-i Sâzî” mahallesinde.

img_0459

Çantaları eve bıraktıktan sonra mahalledeki iki güzel insanın işlettiği “Yanar Sandviç”e yemek yemeye gidiyoruz. Dükkanın sahibi Nadir Hoca, tam bir entelektüel. 80 darbesinden iki sene evvel Ankara’ya üniversite okumak için geliyor, darbeden altı sene sonra da ülkesine geri dönüyor. Ülkemizin o dönem siyasi tarihi, toplumsal yapısı hakkında inanılmaz bilgi sahibi. O zamanlar üniversitede öğrenci olunca, üniversite gençliği arasındaki sağ-sol çatışmasını çok yakından gözlemlemiş. Ölüp giden arkadaşları, insanların ucuz ölümleri, siyasi kargaşa ortamı, ülkenin ekonomik durumu ve darbe, her birini sırasıyla anlatıyor. Nadir abi öyle dolmuş ki, soluksuz anlatıyor, susturabilene aşk olsun. Tabii ülkenin an be an gündemini de takip ediyor aynı zamanda, gündemden, yaşanan olaylardan da uzun uzun konuşuyoruz ama ben daha fazla sizi bu mevzularla sıkmayayım.

img_0627
Nadir Hoca, Tebriz’de Azeri(Türk) kültürünü yaşatmak için küçük çocuklara halk oyunu, folklor eğitimi veriyor. Tabii İran hükümeti tarafından bu tür faaliyetler yasak olduğu için gizlilik içinde yapılıyor. Ayrıca Nadir abimiz Azeri Halk Müziği sanatçısı. Dinlemek ister misiniz?

Nadir hocanın yanında çalışan bir abimiz var, adı Muhammed . Sabahları taksi şoförlüğü, akşamları dürüm yapıyor. Tek işle ev geçindirmenin zorluğundan bahsediyor.

Ortamda aşırı samimi muhabbet var. Muhammed abi bizim yemekleri hazırlarken ben de kalkıp dolaptaki içecekleri sormaya başlıyorum. Gazlı içeceklerin hepsine Nuşabe diyorlar.     Bir dükkana girdiniz, içecek olarak Nuşabe istediniz. Bitti mi, bitmedi. Şu soruyla karşılaşacaksınız: yeşil(gazoz) mi, sarı(fanta) mı, kara(kola) mı?
Not: Tabii bu denli rahat iletişimi ve samimiyeti yalnızca Tebriz’de bulabildiğimizi de söyleyeyim. 30 milyondan fazla Türk’ün yaşadığını öğrendiğimiz İran’da Tebriz Türk nüfusun en yoğun olduğu bölgelerden birisi. Neredeyse herkes Türkçe konuşuyor ve aşırı samimiler. Türkiye’den geldiğinizi öğrendiklerinde insanların samimiyetleri daha da artıyor.

img_0484

Biz farklı bir şeyler denemiş olmak için yemeğin yanında gazlı ayrandan içelim diyoruz. Tadını çok beğenmesem de çaktırmıyorum. (Not: Pipete “gamış” diyorlar.)

Muhammed abi bizim ekmek arası kebapları, yanına da üç tane sos getirip başlıyor anlatmaya. Birini masaya koyuyor ” bu frans”, ikinciyi koyuyor “Bu ketçaptır. Acılıdır, yandırır.”, sonra üçüncüyü koyup “bu mayonezdir. İstediğinizi yeyin, afiyet olsun” deyip anlatmaya devam ediyordu.

Çayımızı içip müsaade aldık.

İran’ın Murat 131’i, meşhur Peykan bir taksiye binip dolaşmaya başlıyoruz.

img_0390

Şah gölüne gelip, etrafında biraz dolaşıyoruz. Tabii hava çok soğuk olunca kendimizi sıcak bi yere atalım diyoruz. Tebriz çorbası içmek için, çorbacıya gidiyoruz.

img_0518

img_0491

img_0485

Çorbalarımızı içtikten sonra, Said abi Tebriz Güzel Sanatlar fakültesinde bir tanıdığının olduğunu söyleyip, gidelim mi diye sorunca hemen gidelim diyoruz ve biniyoruz taksiye.

Saat 22 sularında varıyoruz. Dış kapı kilitli, Said abi telefonla arıyor arkadaşı açmıyor. Sonra içeri doğru bağırmaya başladık hep beraber, “Asgar ağabeeey” diye. 2-3 dakika bekledik öylece orada, sonra Asgar abi gelip kapıyı açıyor. Gecenin bi vakti, Tebriz Güzel Sanatlar Fakültesi’nin içine böylece giriyoruz.

Asgar abi bize çay demleyip, tuğladan örülü, her halinden eski bir yapı olduğu belli olan, sıcak bir odaya alıyor. Gaz bol olunca her yerde gazlı sobalar var. Sobanın karşısındaki duvara sırtımı yaslayıp ayaklarımı uzatıyorum. Bir yandan muhabbet ederken diğer yandan İran çayımı yudumluyorum…

img_0530

Saat ilerledikçe bizim gözler kapanıyor. Eve gidip bir an önce uyumak üzere Asgar abinin yanından ayrılıyoruz.

Yorum bırakın