Tam bir ayımı geçirdiğim Napoliye Eylül’ün 15’inde akşam vakti ulaşıyorum. Yoldan geldim diye mi yoksa bizim oralar biraz esmeye başlamıştı ondan mı bilmiyorum, şehir baya sıcak geldi. Dedim “nere düştük, bu vakitler Erzurum’a kar yağıyor” 🙂 Kalacağım yer şehrin merkezi diyebileceğim Via Toledo’da. Via İtalyancada cadde anlamına geliyor. Via Toledo, İstanbul’un İstiklal’i, Konya’nın Zafer’i, Erzurum’un Cumhuriyet Caddesi gibi bir yer.

Toledo, sahile 5 dk yürüme mesafesinde olunca eşyaları bıraktıktan sonra hemen iniyorum.
Biraz yürüyorum sahil yolunda ve garip bir şekilde İstanbul’a benzetiyorum şehri. Şöyle bir iki tane köprü eklesek, tepelere camiler derken İstanbul oluverdi gözümde Napoli. Yol yorgunu olunca çok fazla dolaşmadan eve geri döndüm.
Ertesi sabah keşfedilmeyi bekleyen bir şehir ve uykusunu almış bir ben olunca erkenden düştüm sokaklara. Bir şehri tanımanın en güzel ve ekonomik yolunun o şehri yürüyerek dolaşmak olduğunu bildiğimden yürüyorum. Önce Piazza Dante’ye ulaşıyorum. Piazza, meydan anlamına geliyor. Meydanın ortasına kocaman bir Dante heykeli dikmişler, bana bakıyor. Lys’ye hazırlandığım zamanlar aklıma geliyor. Dante, İtalyan yazar. Eserleri, Cennet, Cenehhem, daha bilmem neler.

Dantenin arkasında üzerinde anlamlarını hala bilmediğim bir sürü heykelin olduğu tarihi bir bina. Meydanın ortasında bir askeri araç, ellerinde silahlı askerler etrafı gözlüyor. Sonradan her gittiğim tarihi bina, müze ve büyük meydanda hep İtalyan askerlerini görüyorum. Burada değerlerini çok iyi koruyorlar. Öyle ya millet bunları görmeye geliyor dünyanın dört bir yanından.
Piazza Dante’nin hemen yan tarafında sahaflar var, ucuza kitap, çizgi roman, dvd, plak satılıyor. Almayacak olsam da el alışkanlığı, şöyle bir karıştırıyorum hepsini. O sokaktan içeri doğru ilerliyorum. Müzik aletleri satan dükkanlar, kafeler, aradığın her şeyi bulabileceğin sayısız seyyar satıcılar sağlı sollu her taraftalar. Tabi yine plansız, amaçsız o sokak senin bu sokak benim geziyorum. Sağ tarafımdan yüksek bir kulenin tepesinden çan sesi geliyor. Çanın bir ileri bir geri gidişini seyrediyorum.

Madem gelmişken gireyim diyip bi kilisenin içine giriyorum. Kilisenin içini iyice bir geziyorum, insanları inceliyorum, tepkilerini dua edişlerini izliyorum. Öyle ya hayatımızda kilise mi görmüşüz 🙂

Sonra ayin başlıyor. Kaçırır mıyım hiç, hemen sıralardan birine oturuyorum. Sessiz bi şekilde izliyorum olan biteni. Bişeyler okuyor rahip biz de dinliyoruz. Anlamıyorum tabi ama insanlara bakıyorum.

Farklı bir duygu, o insanların yerine koyuyorsun kendini bir an için, dedim ya çok farklı.
Malum pizzanın başkenti Napoli. Öyle olunca dünyanın en iyi pizzası Napolide yapılıyor diyorlar. Çok meşhur bi yer var Sorbillo diye akşam saat 19.00’da açılıyor, kapısında kuyruk oluyor falan diye söylüyorlar. E buraya da yakın olunca, gidiyorum hemen. 15 dakka var 19.00’a kapıda çok olmasa da sıra var.

Vakit geliyor açıyorlar kapıyı, millet doluşuveriyor içeri masa kapmaca oynuyorlar. Ben tabi kutuya koyduruyorum, dışarda sakin bi yer bulup yiyeceğim. 3.80 € ödeyip, pizzamı alıp çıkıyorum. O kadar övdükleri pizzayı yemeye başlayınca başlıyorum söylenmeye “Gardaş bunu niye pişirmediniz” 🙂 15 saniye ateşe tutup çektikleri için az pişiyor, az pişmişi de ben sevmem. Neyse diyorum, ama tabi biraz hayal kırıklığı da oluyor o kadar övgünün üzerine.
Daha sonradan gittiğim ve yapılabilecek en iyi pizzayı yapan “L’antica Pizzaria Da Michele” yi söylemeden geçmeyeyim.
Oscarlı oyuncu Julia Roberts’ın da gelip ününe ün kattığı bu mekanda gerçekten on numara yapıyorlar pizzayı 🙂





