Bir günlük kısa ve öz Karadağ(Montenegro) macerasından sonra Bosna’ya geri dönüyoruz ve kaldığımız yere ulaşıp dinleniyoruz. Dönüşümüze iki gün var. Saraybosna’yı doyasıya gezmek için koskoca iki gün.
Öğleye doğru arabaya atlıyoruz ve Başçarşı’ya ulaşıyoruz.
Henüz hiçbir şey yemediğimiz için açız. Yine cevabi yiyelim diyorum, kabul ediliyor. Bu sefer farklı bi yer olsun diyoruz, Turkuaz isimli bir Türk lokantasına oturup cevabileri sipariş ediyoruz. Büyük porsiyonun fiyatı 7 Km(Konvertible Mark) 1 Km(Kayem diyorlar Bosnalılar) aşağı yukarı 2 TL’ye denk geliyor. Cevabiler çok geçmeden geliyor. O kadar lezzetli ki, ilk gün yediğimizle hiç alakası yok. Artık mekanımız burası 🙂
Yemekten sonra, Bosna’da yaşayan bir Türk arkadaşla Başçarşıdaki bir cafede buluşuyoruz. Kendisi tur rehberliği yapıyormuş. Bize Trileçe’yi öneriyor. Trileçe Balkan tatlısıymış bunu da bu vesileyle öğreniyorum. 2 KM’e trileçemi sipariş ediyorum, hemen geliyor. O kadar iyi ki, “bu trileçeyse bizim oralarda yediğimiz ne abi diyorum” arkadaşa. Gülüyor 🙂
Tatlılarımızı yeyip, çayımızı içtikten sonra kalkıyoruz.
Bir sonraki durağımız “Morica Han” Bu han Soraybosna’da günümüze dek ulaşan tek han. İçeride çok güzel bir hava var, aynı bizim kahvehanelere benziyor. Çok kalabalık ve kalabalık gruplar halinde muhabbet ediyor. Biz de bir masaya oturup Boşnak kahvelerimizi söylüyoruz. Türk türküleri geliyor kulağımıza, tabi mutlu oluyoruz. Kahveler geliyor ve bu tarihi mekanda kahvelerimizi içtikten sonra birkaç da fotoğraf çekilip üst kata Miladi Müslimani yani Genç Müslümanlar kuruluşunu ziyaret ettik. Aliya’nın da üyesi olduğu bu kuruluş, Müslüman Bosna halkının varlığını korumak amacıyla kurulmuş. Burada da biraz vakit geçirip ayrılıyoruz.
Çıktıktan sonra ilk önce Aliya İzzetbegoviç’in kabrinin bulunduğu şehitliğe gidiyoruz. İlk günkü ziyaretimizi karanlıkta yapmıştık ve Bilge Krala dua edip gitmiştik. Ama bu sefer arkadaş bize şehitlikteki mezar taşlarının, kitabelerin, şehitlerin hikayelerini anlatınca çok farklı duygular yaşadık hepimiz. Sırp olmasına rağmen Bosna tarafında savaşıp babasını öldürüp şehit olan ve bu şehitlikte yatan Sırp’ın hikayesini anlatırken biz de kabrinin önünde ona dua okuduk. Vicdan sahibi olmak, hakkın ve haklı olanın yanında olmak ve bu uğurda canını verebilmek. Milliyet ve ırk mefhumunun üzerinde bir gerçek olsa gerek. Mekanı cennet olsun.
Sonra Aliya’nın kabrini ziyaret ediyoruz. Biraz bahsediyor bize Aliya’dan. Aliya’yı severdik, ama hep uzaktan severdik. Ama yanıbaşına kadar gelip kabrini ziyaret etmek, bir Fatiha okuyup dua etmek de nasip oldu Elhamdülillah. Sonra Bilge Kral Aliya’nın yanından ayrılıyoruz.
Arkadaş bizi Bosna’ya tepeden bakan bir cafeye götürüp kahve ısmarlıyor. Manzara çok güzel. Bütün Saraybosna’yı kuşbakışı izliyoruz be kahvelerimizi yudumluyoruz 🙂 Biz böyle bir yerin olduğunu hiç bilmediğimiz için o getirmemiş olsa gelmezdik, kendisine teşekkür ediyoruz.
Ardından arkadaş bizi Başçarşı’ya bırakıyor ve ayrılıyor.
Başçarşı’ya çok yakın olan İnat evine gidiyoruz önce. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu 1908’de Saraybosna’yı işgal ediyor. İşgalden sonra şehirde bulduğu her yere şaşaalı binalar dikiyor ki namı yürüsün. Diyorlar ki, öyle bir belediye binası dikelim ki Balkanların en iyisi olsun. Yer olarak da Miljacka Nehrinin yanını seçiyorlar. Orada da bir ev var ve evin sahibi “Burada evim var benim hiçbirşey yapamazsınız” demesin mi. Evin sahibi çok inatçı ve kim araya girdiyse olmaz diyor. En sonunda bir torba altına ve evini nehrin karşısına aynen taşınmaları şartıyla ordan çıkmayı kabul ediyor. Boşnak inadının sembolü olan bu ev bugün ise lokanta olarak hizmet veriyor.
Burada çok oyalanmayıp biraz ilerideki Latin köprüsüne geçiyoruz. Tarih kitaplarında hep okurduk, I. Dünya Savaşı Avusturya-Macaristan İmparatorunun bir Sırp militanı tarafından öldürülmesi ile başladı diye. İşte o militan bu köprüde öldürmüş Ferdinand’ı. Hey gidi hey diyorum, birkaç hatıra fotoğrafı çektirtiyorum.
Ardından akşam yemeğinde de yine cevabi yedikten ve Boşnak kahvemizi içtikten sonra kaldığımız yere doğru yola çıkıyoruz.
Ertesi sabah erkenden arabayı havalimanına bırakıp tekrar Başçarşı’ya dönüyoruz. İlk gün hediyelik eşya dükkanlarını gezerken tanıştığımız bir abla var, adı Amra. Amra abla bir Türkle evli, öyle olunca bizim gelinimiz oluyor haliyle 🙂 Geldiğimizden beri yanına gide gele kendisiyle baya bir muhabbetimiz oldu tabi. Kendisi konuşmayı çok seven birisi, ben de dinlemeyi severim o anlatıyor biz de dinliyoruz. Muhabbetimizde en can alıcı noktayı anlatmak isterim. Sözü Amra ablaya bırakıyorum: “Ben sizin kızları anlamıyorum. Sizin oralarda ilişkiler çok karışık. Eşimin kız kardeşi bi çocukla görüşüyordu ama çocuğa bir türlü net cevap vermiyordu. Sordum sen ne yapıyorsun, seviyor musun sevmiyor musun ben seni anlayamıyorum. :)) Bizim burda kızlar nettir, seviyorsa seviyorum der olur biter. Öyle sizin ordaki gibi evmiş arabaymış eşyaymış bizim buralarda çok bakmazlar ona. Mutlu olsunlar yeter onlar her zaman olur, önemli olan mutluluk.” Amra abla konuştukta hem gülüyor hem hak veriyoruz kendisine. Bu da böyle bir anımdır.
Ardından hediyelik eşyalarımızı alıp öyle yemeği için bi Boşnak börekmişsine giriyoruz.
Ispanaklı böreğini beğenmedim pek ama hayatımda yediğim en lezzetli kıymalı böreğin bu börek olduğunu söyleyebilirim. Ömer’le hemen ikinci porsiyonu sipariş ediyoruz 🙂 Onu da beraber yiyip dükkandan ayrılıyoruz.
Son Trileçe’yi de yedikten sonra havalimanına gitmek üzere bizim Konya yadigarı tramvaylara biniyoruz.
Havalimanındaki işlemler, uçağa biniş ve bir haftalık rüyanın sonu.
Sana elveda demiyorum Bosna. Tekrar tekrar gelmek umuduyla!