Montenegro’da bir gün

Balkanlarda yollar çok kötü değil, ama tek yön. Böyle olunca çok hızlı gidemiyorsunuz. Kısa mesafeler, uzun vakitlerde alınıyor. Bosna’dan Karadağ’a olan yolculuğumuz da yine radyoda çalan Balkan müzikleri eşliğinde devam ediyor.

Akşam 21.30-22.00 gibi sınıra ulaşıyoruz. Bosna gümrüğünden her zamanki gibi hiçbir sıkıntı yaşamadan geçiyoruz.

Karadağ sınırına ulaşınca arabadaki herkes geriliyor. Zira iki kez Sırbistan’dan ret yemişiz ve bunlar da pasaportumuza işlenmiş. Bakalım alacaklar mı? Pasaportları uzatıyoruz, arabayı sağa çek falan demiyorlar, iyi. Yaklaşık 30 saniye geçmeden gümrük memuru, pasaportlara onay mührünü vuruyor. Herkes şaşkın, mutlu, heyecanlı. Büyük bir zafer kazanmış edasıyla hızla giriyoruz ülkeye 🙂

Pasaportları alıp bir de bakıyoruz ki, Sırbistan’ın aynı sayfaya vurduğu iki ret mührünün yanına onay mührünü vuruvermiş memur ağabey, onlar almasın bak biz alıyoruz der gibi  🙂

Biraz ilerledikten sonra polis çevirmesi var ve polis bizi durduruyor. Diyor ki hız sınırını aştınız. Şöyle bir bakış atıyor, heralde rüşvet istiyor diyorum içimden. Sonra biz turistiz, öğrenciyiz bize yardımcı olun falan diyince şöyle bir bakıp gülümsüyor memur. Sonra hadi gidin diyor, “slowly, slowly” diye de ekliyor 🙂

Buralarda hız sınırı malum 70-80 arası, aşınca durduruyorlar hemen. O yüzden bundan sonra daha dikkatli oluyoruz.

Biraz daha ilerliyoruz. Artık iyice yaklaşıyoruz. Virajı dönerken aracı süren arkadaş kaldırıma sürtüyor tekeri. Bişey anlamıyoruz ilk başta. Şöyle bir iki dakika geçtikten sonra pat küt sesler gelmeye başlıyor. Bosna’ya gelmeden bir hafta evvel Konya’da bizim dede yadigarı Optima’nın tekerini patlattığım için, taze tecrübeyle teşhisi koyuyorum hemen, “teker patladı arkadaşlar” 🙂

Sonra arabadaki yedek lastiği çıkarıp hemen değiştirip yola koyuluyoruz.

Hersek Novi-Kotor arasındaki sahil yolunu gecenin parlayan ışıkları arasında katedip Kotor’a ulaşıyoruz. Kotor’da biraz oturup bişeyler atıştırıyoruz. Sonra kalacağımız yer olan Budva’ya doğru yol alıyoruz.

Mesafe yakın. Yine sahil yolunu takip ederek Budva’ya ulaşıyoruz. Ama rezervasyon yaptığımız hosteli bulmamız kolay olmuyor. Çat pat İngilizcemizle insanlara sorup duruyoruz. Sağolsun çok yardımcı oluyorlar, hatta bi bayan 3 farklı dükkana girip sonra da bi taksi şoförüne sorup bize tarif ediyor yolu. En sonunda hosteli buluyoruz, ama içerde kimsecikler yok. Herhalde uyuyor hepsi 🙂

Sonra biraz ötede “Lera Apartman” adında bi yere gidiyoruz. Yer var mı? Var. Atıyoruz kendimiz içeri. Çok güzel ve temiz bir odaya kişi başı 12,50 € verip o gece orada konaklıyoruz.

Ertesi gün sabah saat 11 gibi, Mostar’da tanıştığımız bir arkadaşın önerisiyle, Budva Otobüs terminalinin karşısındaki “Baba Kebap”a geliyoruz. Salonda çalışan Türk abinin önerisiyle 3,5 €’ya börek ve ayranımızı sipariş edip karnımızı doyuruyoruz. Börek çok iyiydi söylemeden geçmeyim 🙂 Salonun sahibi Türk bir bayan ve uzun zamandır Karadağ’da yaşıyor. Biraz oturup konuşuyoruz, gideceğimiz yerler konusunda birkaç öneride de bulunuyor. Sonra Budva’nın “Mogrem Beach” kumsalına gitmek üzere ayrılıyoruz.

Budva deniz kenarı olduğundan mütevellit, sıcak ve nemli bir şehir. Yazın son günlerini yaşıyor olsak da hava sıcak ve bunaltıcı.

Sahile ulaştığımızda, daha önce hiç karşılaşmadığım eşsiz berraklıktaki tertemiz suyu görünce hayran kalıyorum hemen.


Uygun bir yer bulup denize giriyoruz. Su biraz soğuk ama girince alışıyor insan. Bu yaz Antalya’da girdiğim Konyaaltı sahilindeki pislikten geçilmeyen sudan sonra bu su biraz fazla lüks geliyor bana tabi 🙂


Yüzmeye doyup kurulandıktan sonra birkaç da hediyelik eşya alıp Budva’ya 5 km uzaklıktaki Stevi Stefan şehrine doğru yola çıkıyoruz.

Budva, Kale İçi

Dünyanın her yerinden sırf fotoğraf çekilmek için buraya geliyorlar deyip şehri o kadar övüyorlar ki gerçekten merak ediyoruz.

Ulaştığımız vakit haklarını teslim ediyorum. Tam bir doğa harikası. Küçük yemyeşil bir ada ve adanın üzerinde birbirinden güzel evleriyle Stevi Stefan. Tam Game of Thrones dizi mekanı 🙂 Bir taraftan doyumsuz manzarayı izlerken, diğer taraftan da fotoğraf çekilmeyi tabii ki ihmal etmiyoruz.


Vakit kısıtlı daha Kotor’a gidip kaleye çıkacağız diyerek bu harika yeri ardımızda bırakıp yola çıkıyoruz.

Çok geçmeden Kotor’a ulaşıyoruz. Kotor’da eski tarihi şehrin etrafı surlarla çevrili. Surlar şehrin ardında kalan dağın tepelerine kadar uzanıyor. Yüksek dağın eteklerine kurulan şehre gidiyoruz. Sokaklar çok dar ve labirent gibi. Biz şehre Batı deniz kapısından girdiğimiz için kuzeybatı yönüne doğru dağa çıkmak üzere ilerliyoruz. Bu sırada ikindinin son demleri ve güneş ağır ağır batmaya başlıyor. Kaleye giriş 3 €. Ücretini ödeyip başlıyoruz tırmanmaya.


O kadar yüksek ki çıkana kadar kan ter içinde nefes nefese kalıyorum. Ama manzarayı görünce söylenmeyi bırakıyor, tadını çıkarmaya başlıyorum 🙂

Zirvede, Amerika’dan gelmiş bir bayan ve Türkiye’den gelmiş iki grupla karşılaşıyoruz. Türk bayrağıyla fotoğraf çekildiğimizi görünce hemen damlıyor yanımıza Amerikalı bayan. Beraber fotoğraf çekiliyoruz. Ülkeden, siyasetçilerden konu açılıyor, biraz muhabbet ettikten sonra veda edip ayrılıyor.

Günlerden 30 Ağustos. Şanlı bayrağımızla

Mükemmel manzaranın tadını çıkardığımız esnada güneşin batışına da şahit oluyoruz. Sonra tamamen batıyor ve karanlığa bürünüyoruz.


Biraz daha kaldıktan sonra artık yavaş yavaş aşağı inmeye başlıyoruz.

Arabamıza binip bu güzel anıları da heybemize kattıktan sonra, tekrar yurdumuz bildiğimiz Bosna’ya doğru yola koyuluyoruz…

Yorum bırakın