İlk göz ağrısı, Bosna- 1

Gezmek; yeni yerler görmek, yeni insanlar, başka hayatlar, bambaşka alışkanlıklar ve farklı kültürler tanımak bir tutkudur insanın içinde. 

Bu tutku içinde olanlar bilirler; kendinizi birden internette uçak, otobüs bileti bakarken yahut bir yerin doğal güzelliklerini araştırırken, herhangi bir şehrin tarihi dokusu ve güzelliklerini anlatan herhangi bir gezi blogunu okurken bulabilirsiniz.

Bir Bosna Hersek atasözünde şöyle söylenir: “Yolcu ile yol arasındaki engel kapının eşiğidir.” Bu eşiği aşarım ümidiyle ve “Başımıza bir şey gelmezse inşallah gideriz.” diyerek üçüncü sınıfın başında, 6 ay sonrası için Bosna Hersek’e biletimizi alıyoruz. Sayılı gün çabuk geçer derler ya hani, öyle oldu. Sonra gittik, gördük. E o vakit, anlatmaya başlayım.

İlk yurtdışı seyahatim olduğu için haliyle heyecanlıyım ve tabii bu yolculuğun Bosna’ya olması beni daha da heyecanlandırıyor. Uçaktaki ekrandan rotayı takip ederken uçağın Türkiye’nin dışına çıktığını görünce yanımdaki arkadaşım Ömer’e “Ula şimdi yurtdışına çıktık yani öyle mi” dedim, gülüştük. 🙂 Sonra uçak indi, biz ayağımızı yere bastık. Pasaport kontrol ve ardından içerdeyiz.

Kalacağımız yer Saraybosna’nın merkez ilçesi Ilıca’da. Hemen gidip eşyaları bırakıyoruz ve Ilıca’dan tramvay ile Saraybosna’nın kalbi Başçarşı’ya doğru yola çıkıyoruz. Tramvaylar Konya Büyükşehir Belediyesi’nin eski tramvayları. Üzerlerindeki Konya yazısını görünce Konya’da uzun yıllardır yaşayan biri olarak pek tabii mutlu oluyorum. 🙂 Yarım saatlik bir yolculuk sonrası Başçarşı’ya varıyoruz. Uzun zamandır resimlerine baktığım, hakkında okuyup durduğum, hayallerimi süsleyen, her zaman bana çok uzak görünen bu mekan karşımda. Hemen koşar adım iniyorum meydana. İnsanların gözlerinin içine bakıyorum, “Ben geldim” dercesine. Başçarşı sebilinden su içiyorum sonra. Uzun süre etrafı, insanları seyrediyorum. Sonra acıktığımız aklımıza gelince yemek için bir dükkana oturuyoruz. Meşhur Bosna yemeği Cevabi’yi sipariş ediyoruz. Son iki gün keşfettiğimiz Turkuaz adlı Türk lokantasında yediğimiz Cevabi’den sonra ilk yediğimiz yerin o kadar da iyi olmadığına kanaat getiriyoruz 🙂

Karnımız doyduktan sonra Başçarsının çok yakınındaki Aliya İzzetbegoviç’in kabrini ziyaret ediyoruz. Mekanı cennet olsun. 

Bugünlük bu kadar diyoruz çünkü buraya tekrar döneceğiz. Ardından kalacağımız yere dönüyoruz zira ertesi sabah uzun bir yola çıkacağız. Kiraladığımız araba ile Sırbistan(Belgrad)-Makedonya(Üsküp)-Arnavutluk(Tiran)-Karadağ(Budva, Kotor)-Mostar ve tekrar Saraybosna turu yapma “niyet”iyle yola çıkıyoruz. Mesafeler kısa ancak yollar tek şerit, hız sınırı 65-70. Yavaş da olsa, radyoda belki Sırpça belki de Boşnakça çalan müzik eşliğinde ilerliyoruz. Akşam saat sekiz sularında Sırbistan sınırına 3-4 kilometre uzaklıktaki Zvornik şehrine yiyecek bişeyler almak için uğruyoruz. Girdiğimiz market bir Sırp bayana ait ve bizi anlamıyor. Biraz meyve ve helal olduğuna kanaat getirdiğimiz birkaç abur cubur alıyoruz ama ekmekte kararsız kalıyoruz, acaba içinde domuz yağı olabilir mi diye. Almak da istiyoruz, açız. Markette İngilizce bilen olmadığı için anlaşamıyoruz ama domuz taklidi yapıp sesini çıkarmak pahasına da olsa derdimizi anlatmayı başarıyorum. Ekmeği de alıyoruz 🙂 Marketten çıkınca hemen karşımızdaki camiyi görüp içine giriyoruz. Camide bizi 4-5 kişilik cami cemaati karşılıyor. İmam ve imamın küçük oğlu yan yana, onların yanında da Tomas Lukic. Tomas İngilizce konuşabildiği için (en azından bizden iyi) iletişimi onunla sağlıyoruz. Beraber yatsı namazını eda ediyoruz.

Namazdan sonra bizi kahve içmeye davet ediyorlar, kırmıyoruz. Şehir Sırbistan’a yakın olduğu için Sırp nüfusu yoğun bu sebeple bizdeki gibi gayfeler burda yok, kahveyi bile barda içiyorsun.😟 

Bir barın sokak kaldırımına atılmış masalarından ikisini birleştirip kahvemizi yudumluyoruz. Bu esnada koyu bir muhabbet alıp başını gidiyor, herkes çok mutlu sanki uzun zamandır ayrı düşen dostlar bir araya gelmiş gibi. İçimde tarif edilemez bir sevinç, her şey çok güzel gidiyor. Sonra müsaade istiyoruz ayrılmak için, zira alacak yolumuz var. Tomas Zvornik’e 20-25 km uzaklıktaki Biyelina ilçesinin bir köyünde oturduğunu söylüyor. Biz de onu götürüp oraya yakın olan diğer sınır kapısından geçmekte karar kılıyoruz. Arabayı ben devralıyorum, düşüyoruz yollara. Yolda Tomas buradaki bazı müslümanların bilgisizlikten dolayı Kurban Bayramında kurban olarak domuz kestiğinden bahsedince çok şaşırıyor ve üzülüyoruz. Bu güzel insanlara uzak olmanın hüznünü sessizce içimizde yaşıyoruz. Sonra Tomas’ı evine bırakıyoruz ve sınıra doğru ilerlemeye başlıyoruz.

Tomas ile camide

Sınıra yaklaştıkça ikinci bir ülkeye girecek olmanın da heyecan artıyor. Herkes akşam yaşadıklarımızdan dolayı çok neşeli. Bu duygularla sınıra varıyoruz. Bosna sınır gümrüğünden sorun yaşamadan geçiyoruz ve Sırp gümrüğüne ulaşıyoruz. Camdan pasaportları uzatıyorum ve görevli pasaportumuzu görür görmez arabayı sağa çekmemi söylüyor, Allah Allah. Yaklaşık 20 dakika hiçbir şey söylenmeden bekletiliyoruz. Sonra bizi çağırıyorlar ve ülkeye giremeyeceğimizi söylüyorlar. Neden olduğunu soruyoruz, iki elini iki yana açıp dudaklarını büzerek bilmiyorum işareti yapıyor gümrük memuru. Hiçbir açıklama yapılmadan ve hiçbir gerekçe gösterilmeden ülkeye alınmamamıza sinirleniyorum üst üste sorup duruyorum ama diğerleri üsteleme dediği için arabaya tekrar biniyoruz. Pasaportları alıp gerisin geri dönüyoruz.

 Saraybosna’ya dönüş yolu üzerinde bir sınır kapısı daha var. onu da zorlayalım diyoruz ne kaybederiz, battı balık yan gider 🙂 Gittiğimizde yaşadıklarımızın aynını yaşıyoruz. Hemen arabağı sağa çek. 20 dakika bekle. Gelip birkaç soru sorup gitsinler ve sonra ret. Türklere özel bir muameleleri var sağolsunlar, sonradan da namını baya duyduk. Şahıs bazına indirgeyip tüm Sırp insanlarını yargılayamam ama sınırda yaşadıklarımızdan sonra Türk vatandaşlarına karşı takınılan Sırp devlet anlayışını net olarak anlamama yol açtı. Bizi sevmiyorlar 🙂 

Her şeye rağmen ülkesine gelmiş ve misafir olmak isteyen birisine bu yapılan hareketin çok çirkin olduğunu da söylemeliyim. 

  İkinci kez yaşadığımız şok üzerine yine Bosna’ya sığınıyoruz. Bosnayı sanki kendi vatanımız gibi hissediyoruz, bizi hiç geri çevirmiyor her seferinde alıyor 🙂 Saraybosna’ya sabah saatlerinde ulaşıyoruz ve kendimizi yatağa bırakıyoruz. 

Ertesi sabah; iki günleri hiç olmuş, iki kere redd-i devlet damgası yemiş, üç ülkeyi de tamamen gezi rotasından çıkarmak zorunda kalan insanlar olarak Mostar’a doğru yola koyuluyoruz. 

Yapılabilecek en zevkli yolculuklardan birini yapıyoruz. Sanki Karadenizdeyiz. Her yanımız yemyeşil. İki dağın arasındaki vadiden ileri doğru yol alıyoruz. 

Mesafe kısa, çok vakit geçmeden varıyoruz. Arabayı bırakıp hızla köprüye doğru ilerliyoruz. Ve tekrar aynı sahne.


 Köprüye şaşkın şaşkın bakıyorum, evet Mostardaydım 🙂 

Üzerine çıkıp aşağı bakıyorum, etrafı seyrediyorum. Neretva nehrinin berrak suyu ve yeşilin uyumu insanı kendine hayran bırakıyordu. 

Şehrin hemen ilerisinde bir dağ var, dağın üzerinde şehre bakan büyük bir haç. Neydi derdiniz diye geçiyor içimden, bunu niye yapıyorsunuz. Sonra bu insanlara yapılanlar aklıma geliyor, üzülüyorum. Öyle ya Müslüman olmak bedel ödemek gerektiriyor, dünyanın her köşesinde.

Sonra şehri dolaşmaya çıkıyoruz. Tipik bir Anadolu kasabası karşılıyor bizi. İnsanlar tanıdık, simalar tanıdık geliyor hep. Şehitliklerin yanından geçiyoruz, Bosnada çok şehit var şahit oluyoruz. 

 Mekanları cennet olsun. 

Sonra güzel bir cami dikkatimizi çekiyor, bahçesine giriyoruz. Karagöz Bey Camii olduğunu öğreniyoruz. Bu cami Sultan Ahmet misali turist ziyaretine de açık aynı zamanda ibadet de ediliyor. Mostardaki en büyük camii olan bu camii Mimar Sinan tarafından yapılmış ve 1992 Bosna Savaşı esnasında tamamen yıkılmış. Savaştan sonra ise cami tekrar yapılmış. Normalde giriş ücretli ama Türk olduğumuzu öğrenince bize siz kardeşimizsiniz gelin diyip içeri alıyor. Caminin içinden miranereye çıkartıyor bizi. Bütün Mostar’ı kuşbakışı seyrediyorum minarenin tepesinde döne döne. Tarifsiz. 

Minareden Mostar
Camii görevlisi abimiz ile

 

Öğle yemeği için köprüye yakın bir yere oturuyor, Boşnak böreklerimizi yiyoruz. Sonra köprüye doğru tekrar ilerliyoruz. Köprünün aşağısında nehre giren insanları görünce biz de girelim diyorum, tamam diyorlar. Hemen arabaya gidip kıyafetlerimizi değiştirip geliyoruz. Su buz gibi. Yukarda Mostar köprüsü, aşağıda akan suda yüzerken köprüye bakıyorum 🙂 Tarifi imkansız.


Sudan çıkıp kurulanıp yola devam ediyoruz. Bir sonraki durak Blagay tekkesi. Mostar’dan 10-12 km uzaklıkta kalıyor. Hemen ulaşıyoruz. Ziyaretçisi çok olduğu için kalabalığı takip ederek, fazla sürmeden tekkeye varıyoruz. İçine girince kendi kendime şunu söylüyorum “Vallahi çok güzel yere yapmışlar” 🙂 

Buna Nehri’nin kaynağının çıktığı noktaya inşa edilmiş olan Tekke’nin üzerinde de 240 metre uzunluğunda bir kaya örtüsü bulunuyor. Altından Nehir kaynağı çıkan bu dağın yamacına kurulmuş tekkeyi izlemeye doyamıyor insan. Tekkede Perşembe-Pazar günleri zikir çekiliyormuş. Biz Pazar günü oradaydık ve akşam namazından sonra zikir çekilecekti ama yola çıkmamız gerektiği için kalamadık. İnşallah bir dahaki sefere 🙂 

Dağın altından çıkan Buna Nehri’nin kaynağı
Tekke’nin türbedarı sudan iç şifalı diyince sudan biz de nasipleniyoruz 🙂

Tekkeyi ardımızda bırakıp Karadağ’a doğru yola devam ediyoruz…

Yorum bırakın